21. Yüzyılda Sanat Eğitimi

tarafından
77
21. Yüzyılda Sanat Eğitimi

21. YÜZYILDA SANAT EĞİTİMİ
Prof. Dr. Tayfun Akkaya

Ülkemizin içinde bulunduğu güç koşullardan başarıyla çıkabilmesinin temel şartlarından biri çağın gerçeğine ters düşmeyen eğitim kalitesidir. Aslında; Türkiye’nin temel problemi, ehil kadroların yetiştirilmesi ve korunmasıdır. Şu sıralarda yaşadığımız başlıca sıkıntılara özetle bakarsak, karşımıza şöyle bir iç karartıcı tablo çıkmaktadır:

· İstikrarsızlık ve kalkınma problemleri, · Üst kimlik, alt kimlik, Türk kimliği, vatandaşlık (hukukî kimlik) tartışmaları; kimlik buhranlarının başgöstermesi ve etnik ayrımcılık tohumlarının ekilmesi, · Türk milletinin kendi başına uygarlaşmasına imkân olmayan aşağılık kompleksli insanlar yığınına dönüştürülmesi çabaları, · Medyanın, objektiflikten giderek hızla uzaklaşması halkın seviyesini yükseltmeyen yayın anlayışında ısrar eden yayın organlarının yaygınlaşması, · Cumhuriyetin, Atatürk ilke ve devrimlerinin tehdit edilerek, 25 yıl önce gülüp geçilen, irticanın tekrar hortlatılmak istenmesi, · Güney Doğu Anadolu’da tırmanan terörün, Büyükşehirlerde ve Türkiye genelinde yaygınlaştırılmaya başlaması,  ·Ulusal Kurtuluş Savaşımızın karanlık bulutlar altında kalarak, unutulmaya (genç ve orta kuşak tarafından) yüz tutmuş olması, · Devletin her kademesindeki siyasî kadrolaşma çalışmaları ve Tevhid-i Tedrisat’ın delinmiş olması, · Anayasa Mahkemelerinin (Yargının) siyasallaştırılmak istenmesi; Hükümet-YÖK çatışmasının çok yönlü olumsuz yansımaları, ·Laik devletin içinde din uleması tartışmalarının başgöstermesi, · “Köpek giren eve Cebrail giremez” gibi tartışma konularındaki ve bilimsellik dışı anlayışlardaki artışın halkın gündemine oturtulmak istenmesi, · Piyasa ekonomisini, insan haklarını ve demokrasiyi temel yapan çağdaş bir uygarlık seviyesine ulaşabilmenin türlü güçlükleri, · Avrupa İnsan Hakları mahkemesinde Türkiye’nin mahkum edilmemesinden dolayı: İktidarın bir polemiğin ve paradoksun içine sürüklenişi, · Türkiye’nin halkın gözünde en itibarlı ve güvenilir kurumu olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılma ve siyasetin içine şaşırtıcı bir şekilde çekilme tehlikesi, yersiz ve zamansız bir şekilde K.K.K.’nın brövesiyle ilgili tartışmalara zemin hazırlanması, Türk askerinin başına geçirilen çuval olayının kamuoyu vicdanında infial uyandırması, · İç ve dış politikada başgösteren ciddi sıkıntılar (iç güvenliğin ve birlik-beraberliğin tehdit altında olması; AB’nin Güney Kıbrıs’ın tanınması için baskı yapması, tarım ve bölge kalkınma fonlarının, serbest dolaşımın olmadığı imtiyazlı üyelik dayatması, Ege sorunu, Lozan’ın devre dışına itilmek istenmesi, Patrikhane, Ayasofya meseleleri, vs.).

Burada yalnızca bir kısmını özetlemeye çalıştığımız tüm sorunların çözümü tartışılırken, dönüp dolaşıp eğitimin hayatî öneminin vurgulanması kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Her daldaki eğitim, geçmişi geleceğe bağlayan ve ülkenin gelişmesine katkıda bulunan koşulları oluşturur (T. Akkaya: 2004, s.34).

Çağdaş eğitim metodu, araştıracak, inceleyecek, uygulayacak, gerekli tüm bilgiye ve donanıma ulaşma yollarını öğrenecek ve sorgulayacak yaratıcı ve aktif bir öğrenci tipi yetiştirmeyi hedeflemektedir. Bu yeni nesillerin kendi tarihine, kültürüne ve sanatına yabancılaşmadan evrensel değerleri de yerli yerine oturtabilecek olgunluğa erişmeleri gerekmektedir. Bu noktada, eğitim fakülteleri hayatî bir fonksiyon taşırlar (T. Akkaya: 2004, s.36).

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı, 1996 yılı başında Eğitim Fakülteleri öğretmen yetiştirme programlarının yeniden düzenlenmesi, çalışmalarına başlamış ve Eğitim Fakültelerinde lisans ve lisansüstü düzeylerde yürütülen programlarda bazı değişiklikler yapılmıştır. YÖK-Dünya Bankası, Hizmet Öncesi Öğretmen Eğitimi Projesi 1998’de bitirilmiştir. Bu projede çeşitli konu alanlarında program geliştirme çalışmaları da yapılmıştır. Aynı bağlamda Eğitim Fakültesi – Uygulama Okulu İşbirliği Programı başlatılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardan seçilen uygulama öğretmenleriyle seminerler yapılmıştır. Yeni Yapılanma’nın sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için de YÖK kararıyla Eğitim Fakültelerinde uygulanan programları denetlemek, değerlendirmek ve geliştirmek amacıyla “Öğretmen Yetiştirme Millî Komitesi” kurulmuştur. Neticede, Öğretmen Yetiştirme Programlarında yer alan dersler ve içerikler yeniden belirlenmiştir. Bu yenileme çerçevesinde Eğitim Fakültelerinin bağımsız bölümleri olan Resim-İş Eğitimi Bölümleriyle – Müzik Eğitimi Bölümleri tek bir çatı altında toplanmış ve Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü olarak yapılandırılmıştır. Bu birleşme, toplum yaşamında vazgeçilmez bir yere sahip olan sanat eğitiminde: ileriye değil, tam tersine geriye doğru bir gidişe yol açmışsa da, program değişikliklerinin bazı olumlu özellikleri de yok değildir (T. Akkaya: 2004, s.34).

Eğitim sistemimizin önemli eksikliklerinden biri de: Eğitim Fakülteleriyle – Müzeler arasında sıkı bir ilişkinin ve işbirliğinin henüz kurulamamış olmasıdır. Bu durum, çağdaş eğitim ilkelerine ve çağdaş müzecilik uygulamalarına ters düşmektedir. Ayrıca Milli Eğitim Politikamızda, sanat eğitimi ile onu tamamlayan sanat tarihi konuları da ne yazık ki sağlam bir zemine oturtulamamıştır.

Bir toplumda kültür ve sanatın hayatî önemine Atatürk dikkati çekmiş ve yurdumuzda kültür-sanat, sanat tarihi, arkeoloji ve müzecilik alanlarının geliştirilmesi için Atatürk döneminde önemli atılımlar yapılmıştır (Ü. Yücel: 1983). Günümüzde sanat eğitimi, sanat tarihî, arkeoloji ve kültürel mirasın korunması konularında son derece tehlikeli bir gidiş gözlemlemekteyiz. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini karartabilecek bu gidişi durdurmak ve kendi kimliğinin bilincinde ama; çağdaş uygarlık seviyesinin de ötesini hedefleme heyecan ve yeteneğine sahip yeni nesiller yetiştirmek zorundayız.

“Dünyanın her tarafında öğretmenler, toplumun en özverili ve saygıdeğer insanlarıdır” ve “Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir” diyen Atatürk, 16.7.1921’deki Eğitim Kongresini açarken de öğretmenlere şöyle sesleniyordu: “Türk öğretmenlerine ulusal hükümetimizce, candan ve gönülden istendiği kadar iyi ve rahat yaşama koşullarının sağlanamamış olduğunu bilirim. Ama ulusumuzu yetiştirmek gibi kutsal bir ödevi benimsemiş olan yüce topluluğunuzun bu günkü şartları göz önünde bulundurarak, her türlü güçlüğü göze alarak bu yolda sarsılmadan yürüyeceğine de güvenim vardır. Ödeviniz pek önemlidir, ulusun yaşamasıyla ilişkilidir. Bunda başarılı olmanızı Tanrı’dan dilerim” (Atatürk’ün Söylevleri: 1968, s.77).

Atatürk 27.10.1922’de zaferini kutlamak için peşi sıra Bursa’ya gelen İstanbul öğretmenlerine de şunları söylemiştir: “Okul’un verdiği bilgi ile Türk ulusu, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün ince güzellikleriyle belirip gelişecektir… en önemli ve verimli ödevlerimiz öğretim ve eğitim işleridir. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yoldadır… bu programdan istenen ve beklenen iki şey vardır: 1. Toplum yaşayışımızın ihtiyaçlarına uygun düşmesi, 2. Çağımızın getirdiği ve gerektirdiği gerçeklere uygun düşmesi… ileri ve uygar bir ulus olarak çağdaş uygarlık alanı ortasında yaşayacağız. Bu yaşama da ancak bilgi ile, teknikle olur. Bilgi ve teknik nerede ise oradan alacağız ve ulusun her bir insanın kafasına koyacağız… Akla uygun hiç bir nedene dayanmayan bir takım geleneklerin, inanışların korunmasında direnip duran ulusların ilerlemesi güç olur, belki hiç olmaz. İlerlemek yolunda bağları ve koşulları aşamayan uluslar çağa uygun bir yaşama içinde olamazlar; genel yaşamda görüşü geniş olan ulusların ellerine düşüp onlara tutsak olmaktan kurtulamazlar.” Yine, Atatürk öğrenciler için de şöyle diyor: “Onları, 1. Ulusuna, 2. Türkiye devletine, 3. Türkiye Büyük Millet Meclisine düşman olanlarla savaşabilecek bilgiler ve araçlarla silahlandıracağız.” Daha sonra da konuşmasına şöyle devam ediyor: “… Özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için yaşama hakkı yoktur… aşağılık çıkarları için, kendi kişiliklerini korumak için ülkenin bağımsızlığını ve ulusun özgürlüğünü düşmana peşkeş çekmekte sakınca görmeyen, bağımsızlığı yok edecek hükümlerle dolu Sevr anlaşmasını kabulden çekinmeyen Sultanların bu davranışlarını Türk ulusu artık bir daha görmeyecek, ancak tarihte okuyup ibret alacaktır… ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınızın zaferi için yer açtı, yol hazırladı, gerçek zaferi siz kazanacak, siz koruyup sürdüreceksiniz” (Atatürk’ün Söylevleri: 1968, s.89).

Gazi, 16.7.1921’deki Eğitim Kongresi’ni açarken de şöyle diyordu: “Ulusal yetiştirme programından söz açarken, eski çağlardaki asılsız uydurmalardan, yaradılışımıza hiç de uymayan yabancı düşüncelerden, Doğudan ve Batıdan aşırma bütün etkilerden büsbütün uzak, ulusal ve tarihsel doğamıza uygun bir kültürü öne sürmüş oluyorum. Çünkü, Türk idaresinin gerçek gelişmesi ancak böyle bir kültürle sağlanabilecektir. Rastgele bir yabancı kültürü kabullenmek, şimdiye kadar uygulanıp duran yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar etmekten başka işe yaramaz, kültürün bu düşünce ekininin verimi, ekildiği yerin elverişliliği ile orantılıdır. Bu yer de: milletin karakteridir. Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken, onlara, varlıkları, hakları, birlikleri ile zıtlaşan bütün yabancı unsurlarla savaşma gerekliliği ve ulusal inançları bütün coşkunluğu ile her zıt düşünceye karşı şiddetle savunma zorunluluğu aşılanmış olmalıdır… Yeni kuşağı silahlandırıp değerlendirecek özellikler arasında güçlü bir erdemlilik tutkusundan, güçlü bir düzen ve disiplin sevgisinden söz açmak zorunluluğu duyuyorum… ortaya koyduğum koşullar çerçevesinde yeni bir sanat ve bilim yolu bulup ulusa göstermek ve yeni kuşağı o yolda yürütmek için önder olmak gibi kutsal bir yararlık bekliyoruz” (Atatürk’ün Söylevleri: 1968, s.76).

Atatürk 12.9.1924’de Samsun öğretmenlerine de şöyle hitap eder: “Eğitimdir ki ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum halinde yaşatır, ya da onu tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler… dinsel eğitim, ulusal eğitim, uluslararası eğitim vardır. Bütün bu eğitimlerin erekleri, amaçları da başka başkadır. Ben burada yalnız Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kuşaklara vereceği eğitimin, ulusal eğitim olduğunu bütün kesinliği ile belirttikten sonra ötekileri üzerinde durmayacağım bile” (Atatürk’ün Söylevleri: 1968, s.144) Sonra şöyle devam eder: “… Ulusal eğitimin ne demek olduğunu kavramakta hiç bir karanlık yön kalmamalıdır. Bir kere ulusal eğitim ilke olarak alındıktan sonra da onun dilini, yönetimini, araçlarını da ulusal hale sokmanın gerekliliği tartışılmaz olur” (Atatürk’ün Söylevleri: 1968, s.145).

Şimdi de sanatın ve sanat eğitiminin Türkiye Cumhuriyeti için taşıdığı değere dikkati çekelim: Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren sanat, çağdaşlaşmayı getirecek devrimlerin halka aktarılması işlevini de üstlenmiştir. Atatürk’ün hızlı bir dönüşümü gerçekleştirebilmek için halkın kültür seviyesini kısa zamanda yükseltmeyi planladığını ve hedeflediğini izliyoruz. Bu amaçla: sanatın etkileşim ve iletişim aracı olma niteliğinden alabildiğine yararlanılmıştır. Sanatsal faaliyetler devletin himayesi altına alınmış ve sanata temel bir misyon yüklenmiştir: 1926’da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak Sanayi-i Nefise Müdürlüğü ve Sanayi-i Nefise Encümeni kurulmuştur (N. Öndin: 2003, s.69).

Atatürk’ün güzel sanatlarla ilgili sözlerinden başlıcalarını burada hatırlatmak, konunun anlam ve önemini en iyi şekilde vurgulamamıza hizmet edecektir: “Bir milleti yaşatmak için birtakım temeller lâzımdır ve bilirsiniz ki, bu temellerin en önemlilerinden biri sanattır. Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve âlil bir kimse gibidir.” “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.III: 1959, s.25; Gülcan Başar Akkaya: 2003). “Bir millet sanata önem vermedikçe büyük bir felâkete mâhkumdur” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II: 1959, s.125-126), “sanatkâr, cemiyette uzun ceht (aşırı çalışma) ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır” (M. Özgü: 1964, s.41). “Efendiler… Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız” (M. Özgü: 1964, s.54).

Bu sözler açıkça Gazi’nin sanatın ve sanat eğitiminin anlam ve önemini derinden kavramış olduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşılık günümüzde sanat karşıtı olumsuz bazı görüşler filizlenmektedir. Örneğin:

· Biz önce bilimsel ve teknolojik gelişmeleri yakalayalım, sanata pay ayırmak içinde bulunduğumuz ekonomik darboğazda lükstür ve gereksizdir!

· Biz doktor, diş hekimi, eczacı, matematikçi, fizikçi, topçu (futbolcu), manken, vs. olacağız, sanata vakit ayıramayız, sanat, uygarlık ve sanat tarihi de neyin nesi oluyor? Olmasa da olur! Önemli olan mesleğimizde başarılı olmamızdır!

İngiliz seyyah ve araştırmacı Mary Gough, Türkiye’nin ören yerlerini gezerken hep şu soruyla karşılaşıyordu: “Bu taşları inceleyeceksiniz de ne olacak?”. İngiliz, yazdığı kitabında bunu alay konusu yaparak: “Yine o aptal soruyla karşılaştım” diye bir ifade kullanmıştır.(M.Gough:1954)

Sanat, sanat tarihi, arkeoloji, vs. gibi alanlar yeterince önemsenmediğinde toplumlar kültürel miraslarını kendi elleriyle yok etmeye başlamaktadırlar. Maalesef bu süreç bizde de baş döndürücü bir hız kazanmıştır.

Bir başka başdöndürücü gerçek de günümüz sanatının kazandığı çeşitliliktir: soyut çalışmalar, somut çalışmalar, somutla soyutu içiçe kullanan çalışmalar, video ve bilgisayar sanatını enstalasyonun içinde kullanan çalışmalar, obje sanatını performansla birleştiren çalışmalar, vs. Sanat tarzları kısaca, Karışık Araçlar (Mixed Media) dediğimiz tarzda birbiriyle bir arada yer alabilmektedir. Artık sanatta tüm sınırlar zorlanmakta; hiçlik bile sanat eserinin konusu olabilmekte, konusuz yapıtlar üretilebilmektedir (Anna-Carola Krausse: 2005, s.119).

Ancak, günümüzün yeni eğilimleri, birtakım karışıklıklara ve problemlere de yol açmaktadır. Ortalığı toz duman eden bir kargaşa her tarafa hakim olmaya başlamıştır. Şu soruları sormak gerekir: Sanat hangi yöne gidecektir? Sanat nedir? Biz, sanattan ve sanatçıdan ne bekliyoruz? 21. yy sanatı, kendi çağına damgasını vuracak bir üslubu nasıl ortaya koyacaktır? Problemlerin çözümünü: sanatı orijinal bir düşünce üretmeye indirgeyen kavramsal çalışmaların devre dışına itilmesiyle ya da çeşitliliği azaltmaya gayret ederek bulmak mümkün değildir. Ancak, sanatın temel niteliklerinden uzaklaşan bazı çalışmalara karşı dikkatli olmak ve sanat piyasasındaki tekelleşmelerin ve dayatmaların engellenmesi mecburiyeti vardır. Bir takım çalışmalara yüklenen sahte değerler, sanatsal yaratıcılığın ve bir ömür boyu gelişmesi gereken artistik olgunluğun, dolayısıyla insanın sanatsal gelişiminin önüne engeller çıkarmaktadır. Ancak, günümüzde, tuval resmine ve yeni klasikçi, yeni ifadeci, yeni romantik gibi tarzlara da bir yönelme başlamıştır. Dolayısıyla günümüzün sanat eğitiminde sanatın klasik yönü ve klasik desen anlayışı temel niteliğinden ve öneminden hiç bir şey kaybetmeksizin varlığını sürdürecektir.

21. yüzyılda sanat eğitiminin nasıl olması gerektiği konusunda da özetle şunları vurgulamak yararlı olacaktır:

· Her alanda öğrenim gören tüm öğrencilerin sanat eğitimi ve öğretiminden pay alacağı yeni bir sisteme geçilecektir. Sanat dersleri, tüm diğer alanlara yayılacak ve yaratıcı bir nesil yetiştirilmesinde büyük bir önem kazanacaktır.

· Sanat eğitimcileri, sanat yoluyla psikolojik teşhis konularında da bilinçlenerek, psikologlarla işbirliği içine gireceklerdir.

· Okul öncesi sanatsal faaliyetleri bu yüzden son derece önemli ve kritik bir hal kazanacaktır. Sanat eğitimi, özel öğretim alanında (G.B. Akkaya: 2004), tıp alanında da son derece önemli bir gelişme gösterecektir. Sanat yoluyla terapi çalışmaları gelişerek devam edecektir.

· Yeni yüzyılımızda, sanat eğitimcilerine, toplum bilimcilerine ve felsefecilere duyulan ihtiyaç katlanarak artacaktır.

· Bilgi çağının sanatı, tüm alanlarının bilgi birikimini kendi estetik sürecine dahil ederek, yaratıcı yorumlarını sürdürecektir.

· Sanat eğitimi yoluyla, tarihi, kültürel ve sanatsal mirası korumasını bilen, kendi kimliğinin bilincinde olarak uluslararası piyasanın rekabet koşullarına da uyum sağlayabilecek yeni nesiller yetiştirilmesine çalışılacaktır (S. Eyice: 2003).

· Müzeler, sanat eğitimcilerinin ve sanat eğitimcisi adaylarının vazgeçilmez araştırma, inceleme ve uygulama alanları olarak yepyeni bir işlevsellik kazanacak ve müze-eğitim ilişkisi temel bir rol üstlenecektir (T.Akkaya: 1986, s.18).

· Sanat ve sanat kültürü derslerinin saatleri ve imkânları arttırılacaktır.

· 21. yüzyılın sanat eğitimi, insan gibi insanlar yetiştirmeyi amaçlayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaksa, ulusal kimliğiyle bağlantıyı koparmadan uluslararası arenada söz sahibi olacak bir sanat eğitimi modelinden vazgeçemeyecektir. Sanat dersleri, Atatürk’e ve Cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı; çağdaş gelişmeleri kavrayabilen, vatanını, milletini seven, yılmadan çalışacak, onurlu, ahlâklı, kararlı ve özgüvenli kuşakların yetiştirilmesinde temel bir değere sahip olacak şekilde programlanacaktır.

· Bilhassa, okul öncesi başta olmak üzere her yaş grubuna uygun bir sanat eğitimi, öğrencilerin tüm gelişim özelliklerini (bedensel, zihinsel, psikolojik vs.) en iyi şekilde kavrayabilen sanat eğitimcileri tarafından yürütülecek ve sanat eğitimcileri bulundukları çevre koşullarına uygun sanatsal kavramlar geliştirebileceklerdir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anda içinde bulunduğu koşullara baktığımızda, 6 Mart 1922’de Atatürk’ün şu sözleri çok şeyi imâ etmektedir:  “… Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir; tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır” (A. İlhan: 2004, s.12).

Tüm anlatılanların ışığında şimdi soruyoruz:

· Türkiye gibi, tarihî arkeolojik zenginlikleriyle ve müzelerdeki hazineleriyle göz kamaştıran bir ülke, nasıl oluyor da Milli Eğitim politikasında zorunlu sanat ve sanat kültürü ya da tarihi derslerini devre dışı bırakabiliyor? Bu konularda nasıl oluyor da geriye doğru bir gelişme olabiliyor?

· Niçin sanat eğitimi politikamız tüm yaş gruplarındaki öğrencilere kültür ve sanat, sanat tarihi alanlarını gerektiği gibi aktarmayı umursamıyor?

· Türkiye Cumhuriyeti devletinin ciddi bir sanat eğitimi politikası, 21. yüzyılın hangi bölümünde işlerlik kazanacak? İnşallah ülkenin geleceği kararmadan bu atılım gerçekleşir.

· Böylesine ağır ihmallerin bedelini kimler, ne zaman ödeyecekler? Yaptıklarının yanlarına kâr kalması ihmali ne kadardır? Var mı?

· Ne yazıktır ki hâlâ: nereden geldik, nereye gidiyoruz, biz kimiz? sorularını sormaya ve cevap aramaya mecburuz.

· Eğitimdeki ve sanat eğitimindeki sorunların çözümünde, başta siyasîlere olmak üzere, üniversitelere, öğretmenlere ve tüm insanlarımıza önemli görevler düşmektedir. Bunları görmezden gelmek bindiğimiz dalı kesmekten başka bir şey değildir. Ürkütücü ve istenmeyen sonuçların doğmaması ve geleceğe umutla bakabilmek inancının kaybedilmemesi arzusunu taşıyoruz.

Derin anlam taşıyan 24 Kasım törenlerinde tüm eğitim camiasının gazası mübarek olsun; Hattâ, gönül arzu eder ki: 24 Kasım 2005 öğretmenler Günü, eğitim camiasında başlatılacak yeni bir mücadelenin simgesi olsun. Cumhuriyet ve Atatürk ilke ve devrimleri tekrar hak ettiği işlevselliklerine kavuşsun!

Ne mutlu öğretmenim-eğitimciyim diyene!

“Ne mutlu Türküm diyene!”

KAYNAKÇA

AKKAYA, Gülcan Başar: “Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk Dönemi Kültür ve Sanat Anlayışı”, Sanat ve Bilgi Dergisi (www.sanatvebilgi.com), Sayı 2 (Temmuz 2003) Erişim Tarihi: 20 Kasım 2005.

AKKAYA, Gülcan Başar: “Otistik Çocukların Eğitim ve Öğretimleri Esnasında Sanatsal Faaliyetlerinin Çağdaş Müzecilik Uygulamaları Yoluyla Sürdürülmesi, T.C. Genel Kurmay Başkanlığı, Askerî Müze Kültür Sitesi Komutanlığı, 7. Müzecilik Semineri Bildirisi, 24-26 Kasım 2004, s.180-185.

AKKAYA, Tayfun: “Tarihsel Bir Çizgi İçinde Müzeciliğin Temel İlkeleri ve Nitelikleri”, Ankara Sanat Dergisi, Sayı: 239 (Mart 1986), s.16-18, 33.

AKKAYA, Tayfun: “Çağdaş Müzecilik Uygulamaları Işığında Eğitim Fakülteleri – Müze İlişkisi ve İşbirliği, T.C. Genel Kurmay Başkanlığı, Askerî Müze Kültür Sitesi Komutanlığı, 7. Müzecilik Semineri Bildirisi, 24-26 Kasım 2004, s.34-37, 212: Seminer Sonuç Değerlendirmesi.

ATATÜRK, Mustafa Kemal: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II, Ankara, 1959.

ATATÜRK, Mustafa Kemal: Atatürk’ün Söyleve ve Demeçleri, C.III, 2. Baskı, Ankara, 1959.

ATATÜRK, Mustafa Kemal: Atatürk’ün Söylevleri, Bugünkü Dile Aktaran: B.K. Çağlar, Türk Dil Kurumu Yayınları: 277, Ankara, 1968.

EYİCE, Semavi: “Sanat Tarihi Eğitimi”, Sanat ve Bilgi Dergisi  (www.sanatvebilgi.com), Sayı 1 (Nisan 2003) Erişim Tarihi: 20 Kasım 2005.

GOUGH, Mary: The Plain and Rough Places, Chatto & Winds Ltd. London, 1954

İLHAN, Atilla: Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004

KRAUSSE, Anna-Carola: Rönesanstan Günümüze Resim Sanatının Öyküsü, Çeviren: Dilek Zaptcıoğlu, Literatür Yayınları, 2005.

ÖNDİN, Nilüfer: Cumhuriyet’in Kültür Politikası ve Sanat 1923-1950, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 2003.

ÖZGÜ, Melehat: Atatürk’ün Edebiyat ve Sanat Anlayışı, Ankara, 1964.

YÜCEL, Ünsal: Çağdaş Düşüncenin Işığında Atatürk, İstanbul, 1983.