Korku Teması Üzerine İkonolojik Çalışma
tarafından
215
Korku Teması Üzerine İkonolojik Çalışma

KORKU TEMASI ÜZERİNE İKONOLOJİK BİR ÇALIŞMA
I- CENNETİ  YİTİRME KORKUSU

“Ondan yeme, diye emrettiğim ağaçtan yedin mi? Ve adam dedi: Yanıma verdiğin o kadın ağaçtan bana verdi, ve yedim. Ve RAB Allah kadına dedi: Bu yaptığın nedir? Ve kadın dedi: yılan beni aldattı, ve yedim.” Kitab-ı Mukaddes ( tekvin, 3)

Cenneti cennet yapan orada iyi ve kötünün bulunmamasıdır. Orada güzellik bile bulanıktır, çünkü seçilmez. Cennette olan yargıda bulunamaz, karar veremez ve seçim yapamaz; cennet bu yüzden cennettir; bu yüzden tümden kendini teslim etme, bütünüyle imanın içinde olmaktır. Cennet vaadedilir; karar vermeyi gerektirecek aklı askıya alan iman sahibi oraya varmıştır zaten.

Havva’yı günaha çeken bu olmalı. Cennet bütün süsüne karşın boğucu bir yerdir; Havva’nın cennetteki herhangi bir şeyden ya da bütünüyle cennetten farkı yoktur. Havva sadece, Âdem’e sunulmuş cennetin bir nesnesidir. Bu, belki iyi ve kötüyü bilmek merakının neden Âdem’de değil de Havva’da patlak verdiğini açıklayabilir. Böylelikle yılan, kolaylıkla Havva’nın aklını çeler; iyiyi ve kötüyü bilmek neden cezbedici olmasın? Bunlar yalnız Tanrı’nın bildiği şeyler. Havva neden cennetin süslü bir çiçeği olmak yerine, Tanrı’ya öykünmesin? Çünkü, Tanrı’nın yasakları, sınırları var, lütfu var, yani; iyileri ve kötüleri var, bu da demektir ki Tanrı’nın bir yasası var.Neden Havva kendi yasasını koymaya heveslenmesin?

Tanrı’nın Âdem ile Havva’nın önüne koyduğu şey; “cennette usluca oturmak iyi, iyi ve kötüyü bilmeyi istemek kötü şeydir” idi. Havva, Tanrı’nın  koyduğu yasağı ihlâl ederek, Tanrı’nın iyisini ve kötüsünü reddeder, Tanrı’nın öğrettiğini değil, kendi bileceği iyi ve kötüyü ister. Bu, Katolik inancında yedi büyük günahtan biri sayılan  kibir günahıdır, ama aslında kişinin kendi iyi ve kötüsünü yaratma isteğidir.

“Meyve” bize doğrudan üreme fikrini verir. Dokunulmayan ve dalında asılı duran meyveler; hazır doğrular, hazır bilgiler, hazır doğumlardır. Bunlar Tanrı laboratuvarında hazırlanmış ve ilk insanları yalnızca içerik olarak değil, üretilme esaslarının gizliliğinden ötürü de aşmaktadırlar ve bu yüzden onlar için yasaklanmıştırlar. Bilmek sancılı bir iştir, cennetin tüm güzelliği orada sancının olmamasıdır.Havva kendi iyisini ve kötüsünü bilmek isterken,yani kendini görmek isterken, ilk kendi isteklerini görür, istekleri ona kendini gösterebilir çünkü. Böylelikle, istemenin de işin içine girmesiyle meyve düpedüz bir üretim fikriyle sınırlı kalmaz, o Havva’nın cinselliğine işaret eder. Havva’nın hazlardan yola çıkıp kendisini bulmak istemesi; insana ait iyinin, kötünün, bilginin olmadığı cennette kendisinden hareket edilecek tek şeydir.

Her suç cesaret ister, ama Havva’nınki gibi bir suç; hazır doğruları, tatlı cenneti bir kenara koyup, iyi ve kötüyle yüzyüze gelmeyi istemek, daha büyük bir cesaret ister. Bundandır ki Havva’nın, Âdem’i de ortak ettiği cesareti, Tanrı’nın kendilerini cennetten kovduğunun bildirilmesiyle en koyusundan bir korkuya dönüşür. Âdem başından beri pek içten günaha iştirak etmemiş ya da hiçbir zaman Havva kadar günaha meyletmemiş olacak ki; meyveyi kendisi de yemiş olmasına karşın, cesaretle “evet, yasaktı ama yedim” diyecek yerde suçu Havva’ya yıkmaya çalışır (Hatta nerdeyse Âdem, Havva’yı başına sardığı için Tanrı’ya çıkışıyor: “yanıma verdiğin bu kadın ağaçtan verdi ve ben de yedim”). Ama Tanrı, onları cennetten kovup, dünyaya mahkûm ederek, tam da Havva’nın bilmek istediği iyi ve kötülerin cehennemvâri çölüne terk eder. Böylece ilk yasalarını yaparlar; çıplak bedenden utan! Âdem ve Havva’nın çocuklarına, anne ve babalarından ötürü verilen ceza; kendi yasanı kendin koy, sen yargıla, sen karar ver, sen lütfet cezasıdır. İnsanın kendisine bir ödül gibi verdiği; Havva’nın “ben kendim seçebilirim” iddiasına karşı verilen bu ceza aslında kişinin kendi iyi ve kötüsünü yaratma sorunlarıyla baş edememe korkusudur.

Günahına karşılık Tanrı’nın Havva’ya verdiği ceza, Tanrı’nın adaletini gösterecek niteliktedir: “Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlât doğuracaksın; ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır.” Buna karşın Âdem’in cezası sadece toprağı işlemek yani, çalışmak olur. Yine de erkek Tanrı’nın cezası adaletlidir çünkü Havva “üretim” amacıyla yaratılmış bedeninden haz almaya çalışmıştır. Âdem, cenneti yitireceği korkusuyla suçlu olarak Havva’yı işaret eder. Ama Havva da dünyayla karşılaşmaya cesaret edemez ve suçu kendisini kandıran yılana atar. Âdem’e ve Havva’ya verilen ceza yanında Tanrı yılanı da cezalandırır: “Bunu yaptığın için bütün sığırlardan ve kır hayvanlarından daha lanetlisin; karnının üstünde yürüyeceksin, ve ömrünün bütün günlerinde toprak yiyeceksin” Peki, RAB Allah’ın yaptığı bütün kır hayvanlarının en hilekârı yılan kimdir? Havva’nın ta kendisi! Havva suçu yılanda bularak kendisini suçlamaktadır. Zaten Âdem’inkininden fazla olan cezası, yılana verilen ceza ile birlikte bir kat daha katlanır. (Böyle bir anlayıştan dolayıdır ki yüzyıllarca ve bugün bile dünyanın pek çok yerinde kadın, sığırlardan daha değerli görülmemiştir).

 

Sınama

Resmin bir yarısında Âdem ile Havva, diğer yarısında İsa ile Şeytan var. Âdem ile İsa, yüzleri, saçları ve öne uzattıkları bacaklarıyla birbirleriyle tam bir benzerlik içindeler. Yalnız İsa iki elini kendine çekerek Şeytan’dan sakınırken, Âdem, Havva’nın uzattığı meyveyi alıp almama konusunda kuşku içinde; bir eliyle sakındığını gösteren bir jest yaparken, diğer eliyle elmaya uzanıyor. Resimde kurulan bu paralellikten anlıyoruz ki; Âdem İsa’dır (ya da olma potansiyeli vardır). Havva ise Şeytan’dır (ya da olma potansiyeli vardır). Yılan, Havva’nın olmak istediği Havva, uzun sarı saçlı kadın ise olması gereken Havva’dır. Havva meyveyi alarak kendi olur.

Adem ve Havva’nın Azarlanması

Âdem umutsuzca, günah işlediklerinden ötürü kendilerini azarlayan Tanrı’ya  Havva’yı şikâyet ediyor. Havva da suçlu olarak yılanı işaret ediyor.

Cennetteki bu iki kadından hangisi ilk yaratılan kadın?

 

 

 

 

 

II- YOLDAN ÇIKMA KORKUSU

Son Yemek, Leonardo da Vinci 

“Akşam olunca, İsa Onikilerle geldi. Ve sofrada oturup yerlerken dedi: Doğrusu size derim: Benimle beraber yemekte olan biri beni ele verecektir. Onlar da kederlenmeğe ve birer birer kendisine: Ben miyim? demeğe başladılar. Onlara dedi: Benimle sahana banan Onikilerden biri. Gerçi insanoğlu kendisi için yazılmış olduğu üzere gidiyor;…”

Markos,14

İsa hakikâtin kurucusudur. İsa yolu çizmiştir, havariler o yolu izlerler.

Son akşam yemeğinde, kendisinin ele verileceğini ve öldürüleceğini bilmesine karşın İsa, korkudan uzaktır. Hep yazgısına boyun eğmiş, büyük bir dinginlik içinde, havarilerine ve aynı zamanda resmin izleyicisine şefaat dağıtır halde resmedilmiştir. Kendi doğrusunun gereği; o acı sonla karşı karşıya kalmaktır. Bunu en iyi İsa bilir ve bunu en iyi O göğüsleyebilir.

İsa, “içinizden biri beni ele verecek” dediğinde, havariler korkuya kapılırlar, her biri “yoksa ben miyim o?” diye sorarlar. Havariler kendi imanlarına bir türlü güvenemezler çünkü, hep İsa’nın doğrusuna körün tuttuğu ip gibi tutunarak yürümüşlerdir. Nasıl kendilerini tanımıyorlarsa, inandıkları doğruyu da tam olarak biliyor değillerdir. Bu yüzden onlarda yoldan çıkma korkusu çok kolay belirir. İsa’nın doğrusunun çekim alanına girebilmişlerdir ama asla onun içinde olamazlar. Çünkü bu doğruluğun tek bir belirleyicisi vardır: o da İsa’dır. Nitekim İsa, son yemekten önce havarilerin ayaklarını yıkar ancak Petrus ayaklarını İsa’nın yıkamasına izin vermek istemez. Çünkü  bu gerçekten de akıl almaz bir şeydir, Tanrı’nın oğlu İsa nasıl olur da ayak yıkayabilir? Ama İsa’nın eylemlerindeki doğruluk, ona sahip olmayıp, yalnızca onu takip eden izleyicilerin anlayacağı türden değildir. Bu İsa’ya ait bir şeydir ve onu, ondan başkası tam olarak bilemez ve kavrayamaz. Belki Nietzsche de bu yüzden “yalnız bir Hıristiyan vardı, o da çarmıhta öldü” demiştir.

İsa kendine inanmıştır, bunun bedeli çarmıhta ölmektir. Bu İsa’nın kendi üzerindeki tasarımının zorunlu sonucudur ve hatta böyle bir son, bu tasarımı gerçekleyen en önemli aşamadır. Eğer böyle bir bedel ödeme gerçekleşmeseydi, İsa’nın doğruluğu gücünü yitirecekti. Öyleyse İsa’nın doğruluğunun gücünü katlaması için, acısına karşın merhametindeki şiddeti de arttırması gereklidir. Son yemek sahnelerinde, İsa mümkün olduğunca bu karşıtlığın yoğunluğu içinde resmedilmeye çalışılmış görünüyor.

İsa, böyle acısına boyun eğmiş bir halde “içinizden biri beni ele verecek” dediğinde; her bir havari söz edilenin kendisi olabileceğini, kendisi fark etmemiş olsa da yoldan çıkmış olabileceğini düşünüyor. Hepsi şaşkınlık ve korku içinde. Korku içindeler çünkü inandıkları şeyin gerçekte ne olduğunu bilmiyorlar, bundan ötürü de kendilerini tartamıyorlar. Havariler, bir fikrin ya da inancın peşine takılmaya kararlı ama hepsi birbirinden çekici (!) bir çok fikir ve inancın karşısında şaşkın kalakalmış bu çağ insanı gibiler. Kişi, inanıyor olduğu ilkelerden sapmış olabileceğinden sürekli kaygılı ve suçlarını ölçüye vuracak durumda olmayınca, daha doğrusu böyle bir ölçüte sahip değilse; ya sürekli suçluluk duygusu içinde kalır ya da sürekli suçlama peşindir. Eylemlerinin eğriliği, doğruluğu konusunda havarilerin de ellerinde bir ölçütleri yok çünkü bu ölçüt yalnızca o doğruluğu öne süren tarafından bilinir. Doğruluğa nüfuz edemeyen ona yabancıdır, sadece çevresinde kalmakla yetinebilir.

Havarilerin üzerindeki bu korku, kendi kendilerinden duydukları kuşkudan ileri gelir. İsa’nın sözüyle kendi vicdanlarına dönerler. S. Dali’nin son yemek konulu resmi, birbirleriyle ilişkiyi kesip, kendilerine yönelen ve içlerine kapanan havarilerin kendilerini sorguya çekişlerinin resmidir sanki.

Yahya, havariler arasında en genç olanı ve İsa’nın en sevdiğidir. Çoğu zaman başı İsa’nın göğsünde ya da masaya dayalı uyuklarken resmedilmiştir. En sevilendir çünkü en biçim verilmeye müsait olandır. Sunulan doğruluk, önceki bilgi ve önyargılarla bozulmayacağı için en çok Yahya’da güçlü olacaktır. Havarilerin hepsi  başlarını, yaşlarından ötürü elde ettikleri bilgi ve deneyim sayesinde dik tutabiliyorken, genç Yahya’nın başı durmadan ya İsa’nın göğsüne ya da masaya düşer. Yalnız Yahya tümüyle İsa’yı kendine dayanak yapmıştır. Havariler arasında hakikâte en yakın Yahya’dır ancak o da kendisine en uzakta olandır. Korkmak yerine uyur, uykusu onu bir yüzleşmenin eşiğine gelmekten kurtarır.

Son yemek konulu resimlerde, İsa’ya ihanet eden Yahuda, hep diğer havarilerden ayrı, masadan atıldı atılacak resmedilmiştir. Yahuda  para karşılığında İsa’yı baş rahiplere teslim etmeye söz vermiştir. Masada hep, sessizce suçlu diye tüm bakışların kendisine yönelmesini beklemektedir sanki. O da korkudan uzaktır, yalnız diken üstündedir; belki de planının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini düşünmekten ötürü, yoksa  Yahuda yemekte yaptığından pişmanlık duyuyor bir halde resmedilmemiştir. Sadık olan diğer havarilerde yoldan çıktıklarına dair yaşanan korku, düpedüz İsa’yı ele vermiş olan Yahuda’da yoktur. Yahuda, pek içine girmeyi beceremediği İsa’nın doğrusuyla sonunda bağlarını koparmış, onu sorgulamaya, onunla savaşmaya da kalkmamış, karşısında bir yabancı olduğu bu şeyin yerine basitçe kendisini öne sürmüş ve bunu da aldığı 30 gümüşle yapmıştır. Eğer Yahuda İsa’yı sorgulama içinde olsaydı ve bu sorgulayışın ardından ona bir şekilde ihanet etseydi, bunun için kendini İsa’nın doğrusuyla bir bağlantı içinde görmesi, İsa’yı ve kendisini anlaması gerekecekti. Bu türden sorgulayışlarda da kendisini kararlar vermek zorunda hissedecek ve korkuyla tanışacaktı. Ancak Yahuda parayla tanışmayı tercih etmiştir.

 

III- KENDİNDEN DUYULAN KORKU

“Ave Maria, gratia plena”

(Selâm sana, ey Tanrı’nın Lütfuna eren kadın!)

Kurtarıcı Mesih’i doğuracak olmak, Tanrı’nın Meryem’e bahşettiği bir lütuftur. Meryem seçilmiştir, ancak o seçilmişliğinin nedenini bilemez, hatta kendisine gösterilen lütfun esas mahiyetini de bilemez. Bu yüzden meleğe inanmak zorundadır.

Hediyeyi bir lütufa çeviren, kendisine lütfedilenin, kendisi ya da eline geçen şey hakkındaki bilgisinin eksikliği ya da tümden yokluğudur.Ne kadar istenilesi bir şey olursa olsun, hediye de, ona ulaşma yolu da bizim için bir giz taşımaz. Lütfu hediyeden ayrı kılan onun sadece hediyeden daha istenir bir şey olması değil, taşıdığı gizlilikten dolayı çok daha çekici olmasıdır. Lütfeden olarak sadece Tanrı, neden Meryem’i seçtiğinin ve ona ne verdiğinin bilgisine sahiptir.

Martini’nin Meryem’i, melek ona böyle büyük bir müjde verirken korkuyla büzüşür ve adeta kendini giysisinin içine saklamaya çalışır. Tanrı Meryem’i uygun görmüştür ama Meryem’in lütfa inanabilmesi için, kendisi hakkında bilmediği şeyin, Tanrı tarafından biliniyor olduğuna iman etmesi gerekir ya da bunu yapamıyorsa kendi kendisini lütfa uygun bulması gerekir ki; bunun için de Meryem kendisi ve müjde hakkındaki bilgisini tamamlamalıdır. Martini’nin Meryem’i lütfun bedelini ödeyip ödeyemeyeceği çelişkisi içinde korkuyla kaskatı kesilmiştir. Meryem eğer Tanrı’ya iman ederse, lütfun bedelini de ödeyebileceğine iman eder ama kendisine dayanmak ister ve bilgisini tamamlamaya yönelirse bu, o bilene kadar hep korkunun sularıyla boğuşmak zorunda kalacağı anlamına gelir. Meryem lütfu haketmek için cesaret göstermelidir. Cesaret gösterip imana geçer ve cesaret ile korkuyu sonsuza kadar askıya alır ya da cesaret gösterir ve korkuyla savaşmak üzere kendisine döner.

Meryem’in bu çatışması, sanatçının kendi gücü karşısında girdiği çatışmaya benzer niteliktedir. Sanatçının, gerçekliğin ilk görüntüsünü ister istemez çarpıtıp, ikinci bir görüntü kuran bir bakışı  vardır. Ancak, görüntüyü çarpıtan bu bakışı asla gerçekliğin ilk görüntüsüne geri çevrilemez, ilk görüntüyü kuramaz, gerçekliğin ilk görüntüsü onda her zaman bulanıktır. Bu bakışı onda doğaldır, bu onun bir yetisidir. Bir gezegenin çevresinde dönüp duran ve eğer gezegenin çekim alanından kurtulabilse uzay boşluğuna fırlayacak olan bir uydu gibidir ve asla gezegene düşemez (onunla çakışmaz ) ama asla ondan da kurtulamaz. Bu yüzden hep gerçekliğe bağlı kalır ama onu kırabilir ve içini açabilir ancak bir yandan da uzay boşluğuna fırlamamak becerisini göstermelidir, yani içini açtığı gerçekliği dağıtmamak, onu parçalamamak zorundadır. Gerçekliğin görüntüsünü çarpıtan bakışıyla onda değişebilir olanları yeniden düzenlemiş olur ve bunu yaparken de değişmeyen şeyi ortaya çıkarır. Böylece ilk görüntü, çarpıtılmış ikincisiyle sabit merkez noktasını belli eder.

Görüntüye bakmasıyla birlikte görüntüyü kırıyor olması, bu bakışın onda doğal olduğunu gösterir. Bu yüzden diyebiliriz ki böyle bir bakışa sahip olmak bir lütuftur. En çok da böyle bir yetinin nasıl elde edildiği bilinmediği için bu böyledir. Lütuftur çünkü;  ona ve onun yaptığı işe bakana, gerçekliğin bilgisini saklı olduğu görüntüden kazıyarak gerçekliğin zorbalığına karşı güç kazandırır ve lütuftur çünkü; gizlidir, bunun sanatçının kendi isteğiyle açıp kapayacağı bir kapısı yoktur. Eğer bu kapının açık kalmasını kabullenirse, bedeline de katlanmak zorunda kalır. Asla sadece bakmakla çarpıttığı görüntünün ilk haline dönemez. Sadece bakarak, sürekli gerçekliği araştırmak zorundadır, böylece Sisyphos gibi biteviye uğraşır,kurar ve keşfedilmesiyle boyna değişen ilk görüntüyü yine kurmak zorunda kalır. Ancak durmadan ilk görüntüye göre işleyen bir dünyadan dışarı atılır. Tek başına gördüğü için, görüntüleri işleyemeyen bir bakışa sahip olan dünyayı gördüğüne sürekli ikna etmek zorunda kalır. Kendini bu yetiden sıyıramaz (ya da kendini köreltmesi, kendini bu yetiye bırakmasından daha zordur) Tek başına görebilme cesaretini göstermek zorundadır, kurduğu görüntüde, gerçekliğin kaymaz noktasını bulmak konusunda yalnız kendisine dayanmak zorundadır.

Müjde! O, suda kırılan çubuk görüntüsünde, suda çubuğun kırıldığı fikrine ulaşabilir. Ama buna hiç cesaret edemeyebilir de!

Aynı Meryem’in kendi seçilmişliği konusundaki bilgisizliği gibi, sanatçı da neden böyle bir bakışa sahip olduğunu ve bununla başedip edemeyeceğini bilemez. Yine Meryem gibi o da elindeki şeyin aslında ne olduğunun bütünüyle farkında değildir, yine Meryem’in bilgisizliğinden ötürü yaşadığı korku gibi, o da cesareti ile korkusu arasındaki gerilim  içinde yaşar.

Kaynak eski blok yazıları Nil GÖKSEL

Kaynaklar

1. Kitab-ı Mukaddes

2. E.H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1992

3. Bedrettin Cömert, Mitoloji ve İkonografi, Ayraç Yayınları, Ankara, 1999

4. Doç. Dr. Sacit  Pekak, Okumaya Yaklaşım

5. Rollo May, Yaratma Cesareti, Metis Yayınları, İstanbul, 1994

6. Gonca Güçsav, Son Yemek,

http://www.dergi.org/Arsiv/Dergi@Net_Ocak-Subat2000.htm

7. Havvâ Arslangazi, Âdem ile Havva Üzerine,

http://www.dergi.org/Arsiv/Dergi@Net_Eylul-Ekim1999.htm

8. http://www.salesien.com/art/adam1.htm