Silivri’nin Kaybolan Kiliseleri
tarafından
522
Silivri’nin Kaybolan Kiliseleri

SİLİVRİ’NİN KAYBOLAN KİLİSELERİ
Prof. Dr. Tayfun AKKAYA
Trakya’da İstanbul’a bağlı bir liman kasabası olan Silivri (=Selymbria)’nin ilk iskânı, ele geçen buluntulardan anlaşıldığına göre “geç kalkolitik çağ”a kadar uzanmaktadır. Silivri’nin takriben 10 km. kuzey-doğusunda ve İstanbul-Edirne, Tekirdağ kıyı asfaltlarının kavşağında bulunan Kanallı köprü mevkiinde 1961 yılında Ankara’da İngiliz Arkeoloji Enstitüsünden D.H. French tarafından bu çağa ait bazı keramik parçalar elde edilmiştir.[1] Daha sonra, Türk Tarih Kurumu adına Türkiye Trakyası Prehistorik arkeolojisi ve antropolojisi üzerine 1959’dan itibaren başlayan araştırmalar olumlu sonuçlar vermeye başlamış ve 1962 senesinde aynı höyükten birkaç keramik parçası daha elde edilmiştir.[2]

Thrak kökenli Phryga’lılar, M.Ö. 700 dolaylarında uygarlıklarının altın çağını yaşamışlar ve Anadolu’nun en güçlü devleti olmuşlardır.[3] Phryg Krallığının sınırları tam güvenle tespit edilebilmiş değildir. İlkçağın klasik döneminde olsun, daha sonra olsun Marmara Denizinin güney kıyılarına ve o arada Troia şehri dolaylarına kadar yayılmış olduğu anlaşılan Phrygia’lıların[4] Selymbria’yı M.Ö. 7. yüzyıldan önce iskân etmiş olmaları ihtimali kuvvetlidir. Daha sonra da Megara’dan gelen Yunan kolonisinin buradaki yerleşmiş halkla birleştiği bir hipotez olarak ortaya konulabilir.[5]
Yerleşim mahalli, küçük ve doğal bir limanın çok yakınında olup, Propontis (= Marmara Denizi)’e bakan dik bir yamaç üzerinde yer almaktadır.[6] Perinthos (= Marmara Ereğlisi)[7] ile Byzantion arasındaki bu bölgenin coğrafi konumu da sürekli aynı ad ile iskân edilişinden dolayı tam olarak bilinir.[8]
İlkçağ boyunca gelişimini sürdüren kasaba, Bizans devri içinde önemini daima korumuş ve güçlü kalesi ile birlikte bu sayfiye yeri olarak da tercih edilmiştir. I. Leon (457-474)’un Bizans İmparatoru olduğunda burada ikâmet ettiği bilinmektedir.[9] Bizans’ı batıya bağlayan sahil yolu üzerinde bulunan güçlü kalesi ile Selymbria, Byzantion’un bir ileri karakolu olarak büyük bir önem taşımaktaydı.[10] Bunun için daha sonraları da Konstantinopolis’in dış surları içine dahil edilmiştir.[11]
Silivri’de Alexios Apokaukos kilisesinin harap temelleri dışında kiliselere dair ne yazık ki pek birşey kalmamıştır. Bu yazıda, Silivri’nin gerek Bizans gerekse daha sonraki devre ait dinî mimari örneklerinin, elde mevcut bulunan yetersiz malzemenin ve kaynak araştırmalarının ışığında ortaya konulması amaçlanmıştır.

ALEXIOS APOKAUKOS KİLİSESİ
Selymbria (= Silivri)’daki dinî mimari örneklerinden en önemlisi, Bizans’ın son devrine ait olan ve fetihten sonra Fatih’in bir vakfı olarak camiye çevrilen[12] ve şimdi hemen hemen yok olmuş durumda bulunan Alexios Apokaukos kilisesidir. Selymbria kalesinin içinde merkezî bir konumda yer alan bu yapıdan bazı seyyahlar da söz etmiştir. XVII. yüzyıldaki Büyük Türk gezgini Evliya Çelebi, bu yapıyı “Hünkâr camii” diye adlandırır.[13] 1854 senesinde Silivri’yi ziyaret ederek önemli bilgiler veren E. Jouve’un bu yapı hakkında biraz olsun ışık tutan bir tasviri mevcuttur.[14] Jouve’un dışında bu yapıyı etraflıca tasvir eden başka bir seyyaha rastlamak mümkün olmadı.[15]
Fatih camii adıyla kiliseden çevrilen bu yapının hüviyeti, bu konuda en geniş çalışmaları yapan Prof. Dr. Semavi Eyice’nin yayınlarından[16] önce bilinmemekteydi.[17] S. Eyice’nin bu araştırmaları sayesinde İstanbul’a yakın dış çevrelerden Selymbria’da XIV. Yüzyılın ilk yarısı içlerinde, Bizans tarihinde önemli bir yeri olan Alexios Apokaukos[18] tarafından yeniden yaptırılan ve Palaiologos’lar devrinin mimarî özelliklerine sahip bu eserin etraflıca tanınması sağlanmıştır.[19]
Alexios Apokaukos kilisesinin bugünkü durumu:
Selymbria kalesinin ortasında ve Fatih camii caddesinin sonunda meyilli bir arazi üzerinde yer alan yapıya düz bir zemin hazırlamak gayesiyle kuzey tarafta büyük taş bloklarından yapılmış bir duvar ve buna dayanan destekler kullanılmıştır. Kilise bu düz platformun üzerine inşa edilmiştir. Yapının altında ise geniş ölçüde bir sarnıç uzanmaktadır.

Kilisenin dışarı taşkın pastophorion hücrelerinin temel kalıntıları harçla sıvanmış bir şekilde izlenebilmektedir. Yapının harabeleri en son Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılmış ve bugünkü halini almıştır.[20] Ancak, kalıntıların tamamen harçla sıvanması yenidir. Nitekim, kuzey yan apsis kalıntısı 1982 Haziranında tamamen harçla kaplı olmayıp, doğu cephede taş ve tuğla inşaat görülebilmekteydi. 1983 Mayısında ise tamamiyle harçla sıvanmıştır. Güney apsis kalıntısı için de aynı durum söz konusudur. Güney cepheden kalan bir temel duvarı da aynı şekilde harçla sıvalıdır. Kuzey cepheden ise yerden yüksekliği 1m.yi bulmayan temel duvarları kalmıştır. Kilisenin zemini üzerinde sağa sola dağılmış vaziyette mimarî parçalara rastlanmaktadır. Apsis kalıntılarının hemen doğusuna yeni Fatih camii inşa edilerek, 1980’de ibadete açılmıştır. Camiye ait yeni bir şadırvan da kilisenin güney cephesi kalıntılarının hemen yanına inşa edilmiştir. Daha geride ise eski Fatih camiine ait yıkılmış minarenin kaidesi hâlâ durmaktadır.

Alexios Apokaukos kilisesinin ana apsisine ait hiç bir duvar kalıntısı görülmemekte olup, gerek bu apsisin yerinde gerekse yan apsislerin içinde ağaç ve çiçek yetiştirilmektedir. Görüldüğü gibi bu son kalıntılar, yapı hakkında bir fikir verecek durumda olmayıp, sadece kilisenin yerini tespit etmeye yaramaktadırlar. Vakfın belgelerine göre, bakımını sağlamak için Trakya’da zengin mülke sahip olan caminin yok olması tamamen kasabanın etnik yapısıyla ilgilidir.[21]

Plân özellikleri:
Apokaukos kilisesine ait plânın izlerini bugün teşhis etmek imkânı kalmamıştır. Kilise, altında yer alan sarnıçtan daha küçük ölçüdedir. Binaya giriş batı tarafta bir narthex vasıtasıyla sağlanmıştı. Bu narthex’in güney yanında bitişik, eski resimlerde Fatih Camine ait olarak seçilebilen bir minarenin kaidesi mevcuttur.
Vaktiyle, S. Eyice tarafından yapının apsislerinin biçimi ve birkaç duvar harabesinden hareketle, Atina Akademisindeki “Stamoulis Arşivi”nden sağlanan bozuk bir fotoğrafın da yardımıyla bu kilisenin mimarî özellikleri tahmin yolu ile tespit edilmişti: Yunan haçına benzeyen bir plâna, batıda narthex bölümüne ve dışarıda taşkın apsise sahipti, kuzeydeki küçük apsis yıkılmadan kalan tek parça olup, güneydeki yan apsis ise temel kalıntıları halinde seçilebilmekteydi. Ana apsis daha o zaman bile tamamen kaybolmuştu. 1964’te yayınlanan bu ilk yazıda, mevcut buluntulardan dört sütunlu yunan haçı plânına olan benzerliğine değinilmişti.[22]
Selymbria kalesi ve Anastasios suru üzerinde çalışmalar yapan F. Dirimtekin ise, vaktiyle burada bir bazilikanın bulunduğunu ve Bulgarların bu yapıyı 915’de tahrip ettiğini daha sonra eski bazilikanın yerine daha küçük plânlı bir kilise yapıldığını ileri sürerek, bu kilisenin kuzey ve güney apsislerinin kalıntılarından anlaşıldığına göre üç apsisli olduğunu ve zamanın âdetine uygun olarak inşa edildiğini, üç kapıdan girilen ufak bir narthex bölümüne sahip bulunduğunu belirtmiştir.[23]
S. Eyice’nin 1954’deki yazısından sonra, Alman Arkeoloji Enstitüsü Arşivinde bulunan bu kiliseye ait iki eski fotoğraf sayesinde S. Eyice’nin ileri sürdüğü “binanın apsislerinin son devir Bizans mimarisinin karakterine sahip olduğu” görüşü kesinlik kazanmıştır.[24]
Dış mimarî hususunda sağlanan deliller olan bu fotoğraflar yapının iç mimarîsi hakkında pek yardımcı olamamıştır ve yapının üst örtü ve iç destek sistemini yansıtmaktan çok uzak kalmıştır. Bilinen klâsik tiplerin hiçbirine uymayan bu kilisenin plânı ve karanlıkta kalan bu hususlara dair bazı düşünceler ise ayrıca yayınlanmıştır.[25]
1972’de önce üzerinde kilisenin yer aldığı terası oluşturan büyük sarnıç temizlenerek restore edilmiştir. Başlangıçta bu alt kısmın camiye çevrilmesi düşünülmüş, daha sonra caminin terasa konulması tercih edilmiştir. İlk projede, yeni yapılacak Fatih camii, kaybolmuş kilisenin tüm yerini işgal ediyordu. Bu proje iptal edilerek, caminin yine sarnıç üzerine ve biraz daha doğuya yapılması teklif edilmiştir. Bu yeni proje, caminin girişinde ve avlusunda Bizans kilisesinin izlerinin ve kalıntılarının bulundurulmasını öngörmekteydi. Bu proje de, önceleri Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek kurulu tarafından kabul edilmesine rağmen yürümemiş, tek yapılan kilisenin bulunduğu yerin temizlenmesi olmuştur. Böylece, kilisenin izleri ve mermer döşemesi ve ortaya çıkmıştır.[26] Ancak, daha sonra bu proje uygulamaya konulmuş ve 1980 senesinde ibarete açılan yeni Fatih camii inşa edilmiştir.
Kilisenin altında bulunan 50 m. 10 x 10 m. 20 ebadındaki büyük ölçüdeki sarnıcın iki duvarı, kilisenin kuzey ve güney yan duvarlarıyla birleşmekteyse de kilisenin diğer mimarî elemanları alt kısmın yapısı ile bağdaşmamaktadır. Bu da S. Eyice tarafından belirtildiği gibi, binanın üst yapısının fazla ağır olmaması gerektiğine işaret etmektedir.
Kilisenin batısındaki narthex, iki küçük kapıdan yan neflere geçişi sağlamaktadır. Ortada ise narthex, mermer sütunlara oturan bir kemerle kilisenin ana mekânına açılmaktaydı. Sütunların araları mermer pervazlarla süslenmişti. Bu sütunlara oturan kemerlerden ortadaki ana girişi çevreliyordu. Yandakiler ise pencerelere aitti. Kilisenin dışarı taşkın üç apsisi vardı. Ana apsis, camiye tahvil sırasında ortadan kalkmış olup, bir duvar kalıntısı bu apsisin yerni gizlemekteydi. Buna karşılık iki yan apsis bu yüzyılın başlarına kadar gelebilmişti.
S. Eyice’nin ilk yazısında ileri sürülen “ortadaki kubbenin dört sütunla desteklenerek teşekkül eden Yunan haçı plânı” düşüncesi, temizleme çalışmaları sırasında hiçbir köşe duvarının kalıntısı veya temeli ortaya çıkmadığından çürümüş ve bunun üzerine yeni bir çözüm aramak lâzım gelmişti. Bu hususta yardımcı olabilecek birtakım yeni dökümanlara da gerek vardı ve S. Eyice, seyyah E. Jouve’un tasvirlerini hatırlamakta yarar görmüştü.[27]
Jouve’un kitabından alınan bu pasaj şu şekildedir:
“… Şehrin merkezinde garip camiye bakmak için durdum. Bir Rum kadınının haç çıkarmasıyla bunun eski bir kilise olduğunu anladım. Zaten binanın stili, sütun başlıklarında ve süslemelerdeki haçlar ve azizlerin monogramları tapınağın eski şeklini açıklıyordu. Kilisenin eski apsisi hâlâ duruyordu. Türkler bir köşeye tahtadan yapılmış ve boyanmış kendi minberlerini koymuşlardı. Ana bölümün mermer tavanı iki sıra küçük kemerlerle taşınıyor, bu kemerleri de ince ve yassı, yani on parmak genişliğinde ve altı parmak kalınlığındaki köşeli sütunlar tutuyor. Müslümanlar, bu ele geçirilmiş kiliseyi, kendilerinin sebep olduğu sefalet yüzünden terketmişler. Bir kasırga tarafından yarı yarıya yıkılmış kurşun çatı tamir edilmediği için yağmur iç kısımlara sızmış, tavanları çürütmüş ve sarmaşıklar da boş çaprazlardan girmeye başlamış…”[28]
J. H. Mordtmann da bu kiliseyi görmüş ve şu şekilde tasvir etmişti:
“Surların arasında camiye çevrilmiş -Fethi camisi- bir kilisenin harabeleri duruyordu. Bu cami yıllar boyu harap olmuştu. İçerde sıvaların altından Hıristiyan süslemeleri görülüyordu. Duvarlardan birinin üzerinde bir lahit vardı. Üstünde monogramların bulunduğu sekiz Bizans sütunu da orada duruyordu..”[29]
Jouve’un ve Mordtmann’ın bu tasvirlerinden de faydalanılmak suretiyle S. Eyice tarafından kilisenin bir çatıya sahip olduğu ve neflerin de yuvarlak değil de dört köşeli sütunlar tarafından ayrıldığı sonucu çıkarılmıştır. Bu sütunların sayısının sekiz olduğu düşünüldüğünde, her sırada kemerlerle birleştirilmiş dört sütun olması gerektiği, bunların da pencereli ya da penceresiz tavan duvarlarını taşıdıkları da ifade edilmiştir.[30]

Bu harap kiliseden onaltı adet sütun başlığı 1903 senesinde İstanbul Arkeoloji Müzesine getirilmiştir.[31] J.H. Mordtmann ise, bu müzedekiler arasında olmayan başka iki sütun başlığından bahsetmiştir. Bunlar da, G. Seure tarafından Stamoulis koleksiyonunda yayınlananların aynısı gibi görünmektedir.[32] O zamandan beri bu iki başlık kaybolmuştur. Böylece sütun başlıklarının toplam sayısı 18 olmaktadır. Bunlardan bir çoğu “T” biçiminde, iki tanesi ise “L” biçiminde yontulmuştu. Bu mimari elemanların boyutlarına bakılırsa, bunların bir “ikonastasis”e ait olabilecekleri, ancak bunları dikdörtgen sütunlar üstünde gördüklerini yazanlar olduğuna göre ortaya iki varsayım çıktığı hususu S. Eyice tarafından belirtilmiştir. Bu varsayımlar şöyledir:
“1. Yunan haçı şeklinde olan kilisenin iki yan kollarında, ayaklarla taşınan galerileri vardı. Aynı durum, İstanbul’daki Gül camiinde mevcuttur. Bu “Yunan haçı” batıda dört sütun ile, diğer taraflarda köşe duvarlarıyla teşekkül etmektedir. Bu sonuç biraz şüphelidir, çünkü kilisenin kubbesi yoktu ve ana destekler arasındaki mesafe iki ya da üç sütun ayağı için yeterli ise de bir dördüncüye yer kalmamaktadır.
2. Kilise, her sırada dört sütunun bulunduğu bir “bazilika” idi. Bu akla yakın bir sonuçtur. Sütunlar üzerinde, “narthex”in ve “pastophorion” tarafındaki kemerlerin bağlantı noktalarına yerleştirilmiş küçük sütunbaşlıklarının, yan duvarlarda oyulmuş benzerleri vardı. Hiçbir yazar, galerilerden bahsetmediğine göre yapının böyle bir özelliği yoktu.”[33]
Böylece, kilisenin “bazilika” plânına sahip olması gerektiği anlaşılmaktadır. Benzer bir örnek olarak da Arta’daki St. Theodora kilisesini[34] göstermek mümkündür. Alexios Apokaukos kilisesinin Palaiologos’lar devrinde yeniden yapıldığı kesin olup, bu yapı karşımıza Bizans’ın son devrine ait ilginç bir “bazilika” tipinde örnek olarak çıkmaktadır.

Üst örtü sistemi:
Apokaukos kilisesinin üstünün nasıl kapatılmış olduğu başlı başına bir sorundur. Seyyah Jouve’un ifadesinden de anlaşıldığı kadarıyla bir kubbe söz konusu olamaz. Kilisenin çatısı destek sisteminden ve alt yapısından dolayı hafif, yani ahşap olması gerekmektedir. Bu çatı da yukarıdaki varsayımlar gibi iki değişik biçimde olabilir. Bu hususlar da S. Eyice tarafından ortaya konulmuştur:
“Eğer kilisenin kemer üzerinde pencereli çatı duvarları var idiyse, ana bölümün çatısının doğal olarak yan neflerden yüksek olması gerekmektedir. Böyle bir durum yoksa iki eğimli bir çatı bütün binayı örtmüş olabilir. Ancak, keresteden yapılmış bile olsa, böyle bir çatının incecik ayaklar tarafından taşınması bu tezin zayıf tarafıdır. Buna karşılık eldeki verilerle daha tatminkâr bir sonuca ulaşmak imkânsızdır.”[35]

Dış mimarisi
Kilisenin dış mimarisi Palaiologos’lar devri yapı sanatına tam bir uygunluk göstermektedir. Aynen Fenârî İsa camiinde olduğu gibi burada da apsis çıkıntısı iki sıra düz ve yarım yuvarlak nişler ile hareketlendirilmiş, bu düzen güney cephede de devam ettirilmişti. Burada ayrıca alt nişlerin kemer aralarındaki üçgen satıhlarda çeşitli motiflere göre yerleştirilmiş, taş ve tuğladan her bir satıhtaki değişik bir bezeme dizisi meydana getirilmişti. Burada da vertikal hatların hâkimiyeti, muntazam taş ve tuğla şeritlerinin ve aralarındaki silmelerin horizontal hatları ile dengelenmişti.[36]

Tarihlendirme:
Kilisenin dış mimarîsinden dolayı Bizans’ın son devrinde yeniden inşa edildiği kesinlik kazanmaktadır. Ayrıca bunu destekleyen bir husus, 1903 senesinde İstanbul Arkeoloji Müzesine getirilen bu yapıya ait sütun başlıklarından bir kısmının isim, soyad ve ünvan gibi okunabilecek monogramlar ihtiva etmeleridir.
Bu monogramlar şu şekildedir okunmaktadır:
Alexios, Apokaukos, parakoimomenos, ktetor (kurucu)

Stamoulis ve Mordtmann aynı tipte iki sütun başlığından da söz etmektedirler. Bunların monogramları da şu şekilde çözülmüştür:
Ionnes, Theologos?
Buradaki Theologos çözümü doğru olarak kabul edilemez, çünkü monogramda yer alan “P” (Rho) harfinin çözümde bulunmaması bu hususu desteklemektedir. G. Mendel ve S. Eyirce de bu çözümü yeterli bulmamışlardır. Bu biri çözülemeyen monogramı ihtiva eden sütun başlıkları müzeye nakledilememiş ve kaybolmuştur.
Bunlardan başka G. Seure, Stamoulis koleksiyonunda yer alan üç monogramı da yayınlamıştır. Bu monogramlardan ikisi kolaylıkla çözümlenirken üçüncüsünün ise neyi ifade ettiği anlaşılamamıştır.[37]
Bu monogramlar da şu şekildedir:

Alexios Dukas

Bu monogramları ihtiva eden başlıklar da müzeye nakledilemeyerek kaybolmuşlardır. Ancak, bunlar Fatih camii harabelerinde değil, Ortodoks Başpiskoposluğu binasında bulunmuşlardı.[38]
S. Eyice’nin ilk yazısında bütün bu hususlar göz önüne alınarak şu şekilde bir değerlendirme yapılmıştır:
“1. İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan sütun başlıkları eskiden Epibates olan sonra adı Bigados şeklini alan bugünkü Selimpaşa’dan değil, Silivri’den gelmiştir. Onları Selimpaşa’dakilere benzetmek için hiç bir ipucu yoktur.
2. Bu sütun başlıkları, 1903 senesinde müzeye gelinceye kadar Fatih camiinde bulunmaktaydılar.
3. Başlıklardaki monogramlarda binanın kurucusunun ad ve soyadı ile ünvanı olan Alexios, Apokaukos, parakoimomenos ve ktetor ad ve terimleri yer alıyordu.
4. Kilisenin patronu Aziz Ionnes Prodromos’a ait olabilecek iki monogramın ne olduklarını hâlâ bilinmiyor. Bunlardan birincisi: Ioannes olabilir, fakat ikincisinde: Theologos çözümünde dört harfi görmek imkânsızdır.
5. Başpiskoposluk binasında bilinmeyen diğer sütun başlıkları muhafaza ediliyordu. Üstlerinde Alexios, Dukas ve sonuncusu anlaşılamayan isimlerin monogramları mevcuttu.”[39]
S. Eyice, ayrıca “Alexios” ve “Apokaukos” çözümlerini doğru farzettiğimizde, Alexios Apokaukos’un bu kilisenin kurucusu veya en azından restore edicisi olduğunun aşağı yukarı kesinlik kazanacağını da belirtmiştir.
Alexios Apokaukos, 1321-1328 senelerinde “parakoimomenos” ünvanına sahip olmuştu. Sütun başlıklarındaki monogramlar içinde de teşhis edilen bu ünvan, böylece onun hayatıyla da uygun düşmektedir.
Alexios, yıkılmakta olan Bizans imparatorluğunun zayıflığından kendi menfaatleri doğrultusunda faydalanmış, entrikaları ve düşmanlarına karşı acımasızlığıyla Bizans tarihinde tanınmıştır.[40] Bithynia doğumlu olup, II. Andronikos’un yeğeni ve Mora valisi Andronikos Asen (1316-1321)’in yanında eğitilmiştir. Kurnazca hazırlanan bir entrika ile kısa sürede çok zengin olmuştu. II. Andronikos (1282-1328) ile genç III. Andronikos (1328-1341)’un mücadelesine karışarak, iç savaşa paraca destek olmuştur. 1321’de cereyan eden bu iç savaştan dolayı “parakoimomenos” ünvanını elde etmiştir. Başta geçen III. Andronikos’un saltanatı sırasında sarayda etkin bir rol oynamış ve “Megadioiketes” (= Megas Duks = Büyük Dük) ünvanını da almış, ayrıca imparatorluğun hazinesi ve malî yönetimi ona emanet edilmiştir. Kısa bir süre sonra adaların genel müdürü ve amiral olarak atanmıştır. Büyük bir ihtirası olduğundan daima tahta geçmek arzusunu içinde taşımış ve 1341’de III. Andronikos ölünce bunun için plânlar yapmıştır. V. Ioannes Palaiologos (1341-1391’u Epibates’de yaptırttığı kaleye kaçırarak zehirlemek istemiş ve VI. Ioannes Kantakuzenos (1347-1354)’a da müttefiklik teklif etmişse de bir netice alamamıştır. Kantakuzenos imparatorluğu ele geçirilince, Megas Duks Alexios Apokaukos ona düşman olmuştur ve bir terör rejimi kurarak devamlı imparatorla mücadele etmişse de neticede 1345 yılında, sarayın zindanlarına arttırdığı kurbanlarının elinde linç edilerek öldürülmüştür.[41] Alexios Apokaukos, ayrıca çağdaşları tarafından içtenlikle olsun veya olmasın hekimlik dalındaki bilgileri Hippokrates’inkinden daha fazla olan bir âlim olarak da gösterilmiştir.[42]
S. Eyice’nin belirttiği gibi, Selymbria (= Silivri’daki bu Bizans kilisesine ait sütun başlıklarının monogramları Alexios Apokaukos’un ünvanı veisimleriyle kolayca teşhis edilmektedir. Aleksios’un halk tarafından tutulmamasına rağmen katledildikten sonra nasıl olup da isminin unutulmadığı merak edilebilir. Ancak, bu linç etme olayından sonra katiller acımasızca cezalandırılmış ve resmi olarak da Alexios Apokaukos’un anısı silinmemiştir.[43] Böylece burada Bizans’ın son devrine ait oldukça ilgi çekici bir kilise ile karşılaşmaktayız. S. Eyice’nin çalışmaları sayesinde kilisenin kurucusu, tarihi, dış mimarîsi ve bazı tahminlere dayanan plânı üzerinde kesin çözümlere ulaşmak içinse elde edilecek yeni bulgulara kesinlikle ihtiyaç vardır. Eldeki veriler, şimdiki halde hiç olmazsa eserin hatırasını yaşattıklarından önemlidirler ve son devir Bizans mimarîsi içinde ela alınması gereken ilginç bir örneği ortaya koymaktadırlar.
Diğer kalıntılar:
Alexios Apokaukos kilisesiyle ilgili birkaç kalıntıdan bahsedecek olursak, bunlardan birincisi eski resimlerde kilisenin içinde görülen bir lahittir. Mordtmann’a göre bu sarkofaj (lahit) kilisenin kurucusuna aitti. Lahit, S. Eyice tarafından kale parkında görülmüştü. Bizim 1982 haziranında yaptığımız araştırmalarda da parkın içinde doğudaki duvarın dibinde durmaktaydı, ancak sadece bir cephesine ait kırık bir parça otlar arasında görülebilmekteydi. 1983 mayısında yaptığımız çalışmalar sırasında ise tanınmayacak bir hale gelmişti. Lahtin ölçüleri S. Eyice tarafından şu şekilde verilmişti: Uz., 2m.50; gen., 1m.20; kal., Om.11; yük., Om.80. Mevcut iki yüzünde çelenk süslemeleri yer almaktaydı (S. Eyice, Selymbria, 1964, lev.VII, res.12).
Bu lahtin tam bir benzerine Silivri elektrik santralından Gazitepe köyüne giderken 2 km. mesafede Akçaçeşme çayır içme suyu tesisleri mekviinde yol kenarında sağ tarafta otlar içinde rastladık. Bu lahit, Türk devrinde yalak olarak -büyük bir ihtimalle Ali Bey mahallesindeki çeşmenin yalağı- kullanıldığından dört kenarı da sağlam kalmıştı. Lahtin üç yüzünde aynı stildeki çelenk süslemeleri bulunmaktadır. Bir tarafı çeşmeye dayandığından dolayı düzleştirilmiştir. Ölçüleri şu şekildedir: Uz., 2m. 43; gen., 1m.13; kal., ortalama 10 cm. civarında; Om.65. çelenk süslemeleri 2-3 cm.lik kabartmalar halindedir. Malzeme olarak beyaz mermer kullanılmıştır. Üzerinde suyun akması için açılmış oluklar mevcuttur.
Bu tipte çok sayıda lahit örneklerine rastlanmaktadır. İstanbul Arkeoloji Müzesinde de birkaç benzer örnek vardır.[44] Pamphylia’daki Perge’de yapılan araştırmalarda diğer benzerleri ortaya çıkarmıştır.[45] Bu lahitlerin üzerindeki süslemeler, Suriye ve Anadolu’da rastlanan öküz ve medusa başı ilave edilmiş ve Eros tarafından tutulan çelenklerden daha az yaygın değildir. Trakya’da Silivri’dekilerden başka, Edirne’deki Muradiye camiinin avlusunda da aynı tipte bir lahit bulunmaktadır. 1553’de de İstanbul’daki elçi Augier Ghislain de Busbecq’in yanındaki bir desinatör Filibe’deki diğer bir örneği çizmişti.[46] S. Eyice de, Trakya’da yaptığı araştırmaları sırasında Gelibolu-Tekirdağ yolu üzerindeki bir Türk çeşmesinde yalak olarak kullanılan bu tipteki diğer bir lahit örneğine rastlamıştır.[47]
Alexios Apokaukos kilisesine ait bir korkuluk levhası parçası da Stamoulis koleksiyonunda yer almış ve G. Seure tarafından yayınlanmıştır.[48] Sol alt köşesi kırık olan bu levha, altından kıvrık dallar çıkan bir haçla süslenmiştir.
Alexios Apokaukos kilisesi sarnıcı:
Kilisenin tam altında Bizans devrine ait büyük ölçüde bir sarnıç uzanmaktadır. Boyutları: Uz., 50 m.10; gen., 10m.20. Bu ölçümleri iç taraftan olmak üzere M. Birol İ. Alpay tarafından alınmış ve bu su haznesinin tam bir plânı çıkarılarak, S. Eyice tarafından ayınlanmıştır.[49]
Sarnıcın ve üzerindeki kilisenin inşa edildiği arazi meyilli olduğundan kiliseye düz bir platform hazırlamak gayesiyle kuzey tarafta büyük kesme taş bloklarından yapılmış duvar, aynı zamanda bu sarnıcın da kuzey duvarını teşkil etmiştir. Sarnıcın üzerindeki kilise daha küçük ölçülerde inşa edilmiş olup, kilisenin kuzey v güney duvarları bu sarnıcın iki yan duvarının oluşturduğu temel üzerinde yer almaktadır. Batıdaki giriş bölümü hariç toprak altında uzanan sarnıcın boyu 45 metredir. Sarnıcın batı taraftaki bölmelerini ana bölümden ayıran duvar orijinal olmayıp, yakın bir geçmişe aittir.
Sarnıcın batısındaki üstü yıkılmış ve enine uzanan dikdörtgen biçimindeki giriş bölümü iç kısıma doğru meyilli olarak kemer halindeki dört açıklıkla bağlanmaktadır. Bu bölümün özelliklerinden, burasının kemer halindeki açıklıklardan su çekenler tarafından kullanılan kapalı bir mekân olduğu anlaşılmaktadır. Üstü beşik tonoz vasıtasıyla kapatılmıştı. Bu tonozun kalıntıları hâlâ farkedilebilmektedir. Dış görünüşü hakkında ise büyük ölçüdeki çökmeden dolayı birşey söylemek imkânına sahip değiliz.
Sarnıç, dikdörtgen bir plâna sahip olup, itinalı bir şekilde ve ustaca inşa edilmiştir. Ortada dikine sıralanan -on adet- tuğladan örülmüş payeler, bunları birbiriyle ve duvarlara dayanmış payelerle birleştiren kemerler ile her bölümü örten kare ve yuvarlak tuğlalarla örülerek meydana getirilen beyzi kubbeler kalitesi ve göz alıcı bir işçiliği ortaya koymaktadır. Bilhassa kubbelerdeki içiçe geçmiş vaziyetteki yoğun tuğla işçiliği dikkat çekicidir. Payeler ve bunları birleştiren kemerler sayesinde meydana getirilen üstü kubbe ile örtülü bölümlerin sayısı, bir sırada 11 olmak üzere toplam 22’dir. Duvarlarda sarnıçtan su sızmasını engellemek için Bizans devrinde kullanılan karakteristik bir sıva görülmektedir.
Bu sarnıca benzer bir örnek olarak İstanbul’daki Pantokrator manastırının büyük sarnıcıdır. Onun da plânı aynı şekilde uzunlamasına gelişmektedir ve ön tarafta bir giriş bölümüne sahiptir, ancak kemerlerin sütunlar tarafından taşınmasıyla Apokaukos kilisesi sarnıcından ayrılmaktadır.[50] Payeleriyle Apokaukos kilisesi sarnıca benzeyen tek örnek Manganes mahallesinde olan su haznesidir.[51]

4. HAGIOS SPYRIDON KİLİSESİ
Bu kilise tamamen ortadan kalkmıştır. Bugünkü Turgut Reis ilkokulunun karşısında 65-70 yıl kadar önce bir kilise mevcuttu. 16 sene evvel ise burada bir bahçe içinde eski kiliseye ait bir parça duvar, bir sütun başlığı ve sütun gövdelerinden ibaret kalıntılar durmaktaydı. Bunları gören O. Feld, bu kalıntıların Spyridon kilisesine ait olabileceğini belirtmişti.[52] Şimdi ise bu bahçede hiç bir kalıntıya rastlanmamaktadır. Dolayısıyla, artık bu yapıyı teşhis etmenin imkânı kalmamıştır.. Bundan 7 sene önce, N. Başgelen de bu bahçedeki kalıntıların Bizans devrine ait kayıp bir kilisenin olabileceğini ifade ederek birkaç ay sonra da bu kesimden bir müteahhitin temel açma çalışmaları sırasında makinalarla bir Bizans devri yapısına ait oldukları anlaşılan parçalar çıkarıldığını ve bu eski yapının böylece tahrip edildiğini belirtmişti.[53]
Spyridon kilisesinin esasının Bizans devri içlerine kadar indiği kesindir, ancak 1881 senesinde Silivrili zengin Rumlar tarafından bu binanın yeni baştan ihya edilmesi sağlanmıştır. Bunun için de 1878’de eczacı Stavros stavrides başkanlığında kurulmuş olan “Hagios Spyridon Derneği” tarafından mimar Konstantin Mavrides görevlendirilmiştir.[54]
Daha sonraları, koleksiyoncu Stamoulis’in kısa bir yazısı ile mimar Mavrides’in bir raporu, kilisenin 1878’deki harap halini ve ihya edildikten yani 1881’den sonraki durumunu gösteren iki fotoğraf ile birlikte “Thrakika” dergisinde yayınlanmıştır.[55]
Spyridon kilisesi, Mavrides’in raporundan anlaşıldığı kadarıyla geçen yüzyılın sonlarına doğru kubbesi delinmiş ve oldukça harap bir vzaiyetteydi. İki büyük depremde tahribata uğramıştı. Dış mimarîsi bakımından Bizans sanatının geç devrinin özelliklerini gösteriyordu. Yunan haçı plânlı tipte bir bina olup, ileriye doğru uzayan ve ikonastasis vasıtasıyla naos’tan ayrılan bir bema bölümüne, dışarıya taşkın bir apsis’e, üzeri ahşap çatı ile örtülü bir narthex’e ve bunun üzerinde de gynekaion’a sahipti. ölçüleri ise şu şekildeydi: Bema bölümü dahil uzunluk, 14mn. 35; gen., 9m.20; kubbe kasnağına kadar yük., 6m.70; kubbe çapı, 5m.20; narthex gen., 2m.25. Kilise iki devir göstermekteydi. Esası VI. Yüzyıla ait olup, daha sonra Orta Bizans devrinde değişikliğe uğramıştı. Naos bölümü X-XII. yüzyıla aitti. Kubbe, dört sütun vasıtasıyla taşınmakta olup, yüksek ve onaltıgen bir kasnağa sahipti (lev.7, res.13).
Tamirden evvel bina harap vaziyette uzun bir süre beklediğinden halk tarafından bazı malzemeleri sökülerek başka amaçlarla kullanılmıştı. Bina kalitesiz ve yetersiz malzemenin kullanılmasından ve çok harap bir hale geldiğinden dolayı kurtarma faaliyetleri sırasında orijinalliğini tamamen kaybetmiştir. Bu yeni binanın öncekinden ne derece farklı olduğu 1881’deki fotoğrafta açıkça görülebilmektedir. S. Eyice de bu hususa: “Mimarın orijinal binayı ya tamamen yıktığını ya da bazen yapıldığı gibi bir kılıf içine alındığına ihtimal verilebilir.” diyerek işaret etmiştir.[56]
Spyridon kilesisin içi çeşitli freskolarla ve ikonalarla süslüydü, ancak bunlar alelacele yapılmış eserlerdi.[57] Bu kiliseden, E.I. Drakós da 1892’de basılan kitabında: “Selybria kalesinde tekrar yapılan Spyridon kilisesi yer alır.” şeklindeki bir cümle ile bahseder.[58] Spyridon kilisesi, yeni baştan ihya edildikten sonra ancak 1905’de ibadete açılabilmişti. Kilisenin etrafında Rum Ortodoks cemaatinin mezarlığı bulunuyordu. Bu mezarlığın dışında da eski Rum okulu yer alıyordu. Kilisenin hemen yanında ise koleksiyoncu M.A. Stamoulis’in evi ve aile mezarlığı vardı.[59]
Kilisenin duvarları yüzyıllar boyunca 1 m. Kadar toprağa gömülmüştü.[60] Bundan dolayı, belki de yapıya ait kalıntılar tamamen yok olmamıştır ve şimdiki Turgut Reis ilkokulunun hemen yanındaki sahada yapılacak kazılar yardımıyla bu eski binanın temel izlerine rastlamak mümkün olabilir.

SELYMBRIA (= SİLİVRİ)’DAKİ DİĞER KİLİSELER
Etrafa hâkim dik bir yamaç üzerinde kurulan Selymbria kalesinin içinde birçok kilisenin mevcut olduğu malumumuzdur. Bunların içinde kalıntıları günümüze gelebilen tek yapı Alexios Apokaukos kilisesiydi ve gördüğümüz gibi bu kalıntılar şimdi yapı hakkında hiç bir şey açıklayabilecek durumda değillerdir. Ancak, eski fotoğrafların da yardımıyla bu yapı hakkında bir dereceye kadar da olsa önemli bilgiler sağlandı.
Kale içindeki ikinci kilise olan Spyridon kilisesinin ise hiç bir kalıntısı günümüze ulaşamamıştır. Yalnız bu yapıya ait eski fotoğraftan ve Stamoulis tarafından yayınlanan Mavrides’in raporundan az da olsa bazı malumatlar elde edilebildi.
Bu iki kilisenin dışındakiler için durum aynı şekilde tecelli etmemiş ve hiç bir doküman sağlanamamıştır. Bu kiliselere ait dokümanları, sağa sola atılmış, orda burda kullanılmış bazı kalıntılar ile birkaç seyyahın çok kısa tasvirleri oluşturmaktadır. Bunların hiç biri ne yazık ki bir yapıyı açıklayabilecek durumda değildir.
1854’de Silivri’ye gelen seyyah Jouve, surların içindeki görüntüyü şöyle tasvir etmekteydi:
“Müslümanlar, tahrip olmuş surların içinde oturmayıp, kıyı kesimine yerleşmişlerdir. Surların içinde Rum, Yahudi ve Ermeni reayaları bulunur. Bu pis ve gübre dolu yerde yürürken insanın ayağına mermer ya da granitten sütun parçaları, firizler veya sütun başlıkları takılır…”[61]
Bugün de bu tasvirdeki gibi bazı mimarî parçalara rastlamak mümkündür, ancak bunların bir bölümü elektrik santralı binasının yanına atılmış, bir kısmı ise kale parkı içine taşınmıştır. Şimdiki halde bunların hangi kiliseye ait olduklarını tespit etmek imkânı kalmamıştır.
Silivri’de herhalde yine kale içinde olması gereken, Meryem’e ithaf edilmiş Theotokos kilisesinin de aslı Iustinianos devrine kadar uzanmaktaydı. Bizans mimarîsinin özelliklerini taşıyan bu yapı, 1833’de yapılan tamirde tamamen elden geçirilerek değişikliğe uğramıştı. Kilisenin bazı cephesinde Panhagia Meryem’e ve imparator Iustinianos’a ait birer kabartma yer alıyordu. Atrium’da da Zakharias ile Sofron’a ait lahitler vardı. Aziz Ksene’nin ve Agathonikos’un rölikleri de yine burada muhafaza ediliyordu. Kilisedeki Meryem ile kucağında İsa’yı tasvir eden ikona, bir rivayete göre İncil yazarı Lukas tarafından yapılmıştı. Kilisenin batısında ise 1782’de inşa edilen, Metropolit’e ait iki katlı ahşap bir ev bulunuyordu. Theotokos kilisesinde her sene Eylül’ün sekizinde yapılan yortu için civar köylerden hatta Rhaidestos (= Rodosto = Tekirdağ)’dan dahi gelenler olurdu.[62]
Selymbria’da kale içinde küçük bir kilise daha vardı. Bu, Meryem’in ölümüne ithaf edilen Koimesis kilisesiydi. Kalenin güney-batısındaki Paraporta mahallesindeydi ve buradan taşlık bir yol vasıtasıyla kalenin dışına çıkılıyordu. Kalenin batı cephesindeki giriş-çıkışı sağlayan tek kapı, işte bu Paraporta mahallesine bağlanıyordu. Koimesis kilisesinde her sene 1-15 Ağustos günlerinde yapılan yortu için üç papaz görev yapıyordu.[63]
John Covel, 1975 senesinde Silivri’de gördüğü Hagios Georgios’a ithaf edilmiş kiliseyi, kasabadaki kiliselerin en eskisi ve en iyi durumda olanı diye nitelendirir. Bu kilisenin bitişiğinde bir parekklesion bulunmaktaydı. Parekklesion’un kubbesinde ve bema tonozunda mozaikler vardı. Kubbedeki moaziklerde yer alan bir kitabeden bu ek aksamın bir ayazma olduğu anlaşılmaktaydı.[64] J. Covel, Silivri’de yalnız kale içinde bir zamanlar 22 kilisenin mevcut olduğuna dair bir söylentiyi naklettikten sonra 1675’de bunların 14’ünün hâlâ mevcut olduğunu belirtir.[65]
XIX. yüzyıl sonlarında Silivri kasabasının durumuna ilişkin geniş bilgiler veren E.I. Drakós da kasabada vaktiyle 40 kadar kilisenin bulunduğuna dair bir rivayetten bahseder ve bunlardan isimleri unutulmayanları sayar. Bunlar kale içinde ve dışında olmak üzere sekiz kiliseden ibarettir. Kale içindeki dört kilise şunlardı: Demetrios, Panteleimon, Apostoloi ve Theodora kiliseleri.[66]
Selymbria kalesi dışında da antik devirden beri süregelen bir iskân sözkonusuydu. Silivri’de bulunan Greko-Romen devrine ait bir stel üzerindeki kitabede geçen “Katakountes”lerin “kóme”si bu ikinci iskâna işaret eder.[67] Hıristiyanlık devrinde de herhalde bu kıyıdaki antik iskânın yer aldığı kesimde yerleşim devam etmişti. Drakós’un saydığı kale dışındaki dört kilise ise şu şekildeydi: Agathonikos, Eleutherios, Anna ve Blakhernea kiliseleri.[68]
Burada bahsettiğimiz bütün kiliseler günümüze ulaşamadan -Alexios Apokaukos kilisesinin harabesi hariç- yok olup gittiklerinden bu hususta başka birşey söyleyemiyoruz. Ancak, Silivri’deki mevcut mimarî parçaları göz önüne alırsak, bu eski yapıların genellikle Hıristiyanlığın erken devirlerine ait olduklarını bir tahmin olarak ileri sürmek mümkündür.[69]
Silivri’de ayrıca daha geç devirlerde yaptırılmış bazı kiliseler de mevcuttu. Bunlardan bilinenler bir Rum kilisesi[70] ile iki Ermeni kilisesiydi. Ermeni kiliselerinden biri 1676 senesinde Edirne’de ölen Ermeni zenginlerinden Abro Çelebi tarafından inşa ettirilmişti.[71] Diğeri ise 1863 senesinde yaptırılmıştı.[72] Eskiler bir yana, bu yapılar dahi günümüze ulaşamadan ortadan kalkmışlardır.[73]

DİPNOTLAR

[1] D.H. French, Late chalcolithic pottery in nort-west Turkey and the Aegean, “AS”, XI (1961), s.103, fig. 6:1-3.
[2] Şevket Aziz Kansu, Kanallı Köprü (Silivri) kalkolitiğine ait yeni keramik belgeler ve “Heraeum”? un yeri, “Belleten”, XXVII, sayı 105 (Ocak 1963), s.289-291, rs.1-3.
[3] E. Akurgal, Phrygische Kunst, Ankara 1955; Die Kunst Anatoliens von Homer bis Alexander, Berlin 1961, s.70-121; Ancient civilisations and ruins of Turkey from prehistoric times until the end of the Roman Empire, Istanbul 1969, s.14-15; B. Umar, İlkçağ tarihi, s.99 dipnot 44.
[4] Ksenophon, Hellenika, 4, 1.1.
[5] İç Anadolu’da yerleşen ve buralara kadar da yayılan Phrygia’lılara karışıklığın önlenmesi için “Hellespontos Phrygia’lıları” denmek suretiyle, asıl Phrygia’dan yani “Büyük Phrygia”dan ayrı tutulmaları sağlanmıştır. Bu mıntıkadaki bütün küçük şehirler gibi Selymbria’nın da ilk defa Thrak kökenli Phrygia’lılar tarafından kurulmuş ve iskân edilmiş olması gerektiğinde şu eserde de işaret edilir: F. Dirimtekin, Bizans Kalesi, s.19; Selymbria’nın Megara kolonizasyonundan daha evvel iskân edilmesi hususunda ayrıca bkz. E. Oberhummer, Selymbria maddesi, “RE”, II, 2, süt. 1325.
[6] H. kiepert, Lehrbuch der alten Geographie, Berlin 1878, s.328; E. Oberhummer, a.g.e., süt.1325.
[7] Selymbria’nın komşusu durumundaki bu şehrin M.Ö. 601’de Samos’lu kolonistler tarafından kurulduğu söylenirse de bu husus şüphelidir. Çünkü, Herodos, 6, 33 e göre: M.Ö. 500-494 de bu yer, Fenike donanmasınca cezalandırılmış olup, o sırada burada Thrak yerleşimi bulunmaktaydı. Ayrıca, Ksenophon, Anabasis, 2, 6.2’de de M.ö. 401’de Klearkhos’un Perintos’da oturan Thrak’larla savaşmak için yola çıktığı kaydedilmiştir. Buna göre bu şehir M.Ö. 401’de dahi Thrak’lara ait bulunmaktaydı.
[8] E. Oberhummer, a.g.e., süt.1325.
[9] F. Dirimtekin, Bizans Kalesi, s.19.
[10] C. Jireček, Die Heerstrasse von Belgrad nach Constantinopel, Prague, 1877, s.62. Burada Selymbria kalesine dair tamirden de bir bahis vardır.
[11] Bu ancak İlkçağın sonlarında gerçekleştirilebilmiştir.
[12] T. Öz, Zwei Stiftungurkunden des Sultans Mehmed II Fatih, İstanbul, 1935, s.IX ve X (önsöz), var.12, 17; Vakıflar Umum Müdürlüğü, Fatih Mehmed II Vakfiyeleri, Ankara, 1938, s.202,266, var.46, 357; ayrıca bkz. T. Gökbilgin, XV ve XVI. asırlarda Edirne ve Paşa livâsı, İstanbul, 1952, s.300.
[13] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, çev. Zuhuri Danışman, İstanbul 1970, V, s.179; Seyahatname, İstanbul, 1314, III, s.293.
[14] M.E. Jouve, Guerre d’Orient, Voyage à la suite des armées alliées en Turquie, en Valachie et en Crimee, Paris, 1855, II, s.9.
[15] Bu kilise ve içindeki röliklerden bahseden birkaç seyyah: Lady Mary Wortley-Montague, Letters (yay. Everyman’s Library), böl.69, London, 1934, s.140; G. Cornelius Von Den Driesch, Historische Nachricht von der Röm, Kayserl. Gross-Botschaft nach Constantinopel, Nürnberg, 1723, s.147-148, E.I. Drakós, “Thrakika”, s.16.
[16] S. Eyice, Sélymbria, 1964, s.77-104 ve 7 lev. Bu makale yayınlandıktan sonra bulunan iki eski fotoğraf hakkında bkz. O. Feld, Noch einmal Alexios Apokaukos.., s.57-65 ve 4 lev; aynı resimler şu yazıda da yer almıştır: S. Eyice, Trakya’da Bizans devrine ait eserler, “Belleten”, XXXIII (1969), s.355-357, res.102, 103; ayrıca bkz. S. Eyice, Son devir Bizans mimârisi, İstanbul’da Palaiologos’lar devri anıtları (T.T.O.K. Kurumu yayını, genişletilmiş ikinci baskı), İstanbul 1980, s.127-128, lev.135 res.216-217; dış mimarisi bakımından Palaiologos’lar devri yapı sanatına tam bir uygunluk gösteren bu kilisenin plânı bilinen klâsik tiplerinin hiçbirine uymamaktadır (S. Eyice, Son devir Bizans mimârisi, s.127 dipnot 48). Bu husustaki bazı düşünceler ayrıca yayınlanmıştır, bkz. S. Eyice, Sélymbria, 1979, s.406-416 ve lev.I-IV.
[17] Fatih camii olarak kiliseden çevrilen bu yapının hangi kilise olduğu bilinmemekteydi, bkz. E.H. Ayverdi, Fatih devri mimarisi, İstanbul, 1953, s.81; F. Dirimtekin ise Fatih camii adı altında bu yapıya kısaca değinmiş ve Rumlar arasındaki rivayetlere göre binanın eski isminin Ayasofya kilisesi olduğunu ifade etmişti, bkz. F. Dirimtekin, Bizans Kalesi, s.33-34.
[18] Bizans’ın seçkin simalarından olan bu şahıs 1345’de öldürülmüştür, bkz. G. Ostrogorsky, Bizans devleti tarihi, s.478; O. Tafralı, Thessalonique au quatorzieme siècle, Paris, 1913; R. Guilland, Alexios Apocaucos, “Revue du Lyonnais”, 1921, s.523-543; R. Guilland, Nicéphore Grégoras, Correspondance, Paris, 1927, s.299-301; S. Eyice, Sélymbria, 1964, s.92-93.
[19] Krş. S. Eyice, Son devir Bizans mimârisi, s.127.
[20] Bu tamir, 1972 senesinde ve 17.589.50.-TL. sarfıyla gerçekleştirilmiştir, bkz. Cumhuriyetin 50. yılında vakıflar (Vakıflar Genel Müdürlüğü yayını), Ankara, 1973, s.29.
[21] O zamanlar Silivri’de bilhassa kale içinde Rum, Yahudi ve Ermeni toplumların yaşadığı ve Türklerin ise sur dışındaki araziyi tercih ettikleri malumumuzdur, krş. S. Eyice, Sélymbria, 1964, s.84-85.
[22] S. Eyice, Sélymbria, 1964, s.97-99, plân: s.96, res.3.
[23] F. Dirimtekin, Bizans Kalesi, s.33-34. Daha önceleri burada büyük bir bazilikanın olduğu görüşü kesin sayılmaz.
[24] İstanbul Alman Arkeoloji Enst. Arşivinde 44-28-4429 neg. numaralarıyla kayıtlı olan bu resimler şu eserlerde yayınlanmıştır: O. Feld, Noch einmal Alexios Apokaukos und die byzantinische Kirche von Selymbria, “Byzantion” XXXVII (1967), lev.I, II; S. Eyice, Trakya, res.102-103; S. Eyice, Son devir Bizans mimarisi, lev.135, res.216-217.
[25] S. Eyice, Sélymbria, 1979, s.406-416 ve lev.I-IV.
[26] S. Eyice, Sélymbria, 1979, s.406-407.
[27] S. Eyice, Sélymbria, 1979, s.410.
[28] E. Jouve, bkz. gerideki not (14).
[29] J.H. Mordtmann, Arch.-Epigr. Mitt., s.211-212.
[30] S. Eyice, Selymbria, 1979, s.413.
[31] G. Mendel, Catalogue, II, s.560-563 ve 564, no.761-768 ve 771, env. no: 1235. Bunlardan sadece 771 kat. numarasına sahip olan başlığın buluntu yeri Silivri olarak yazılmıştır. Diğerlerinin buluntu yeri olarak Epibates gösterilmiştir. Bu yanlışlığın sebebi S. Eyice’nin belirttiği gibi, Apokaukos’un Epibates’de bir kulesi olduğundan, başlıklarda Apokaukos adı teşhis edilince bunların oraya ait olduğunun sanılmasıydı.
[32] G. Seure, Antiquites, s.572-573, no.19-20, fig.15-16; krş. Mortmann, Arch.-Epigr.Mitt., s.211, no.28; Dumont-Homolle, Melanges, s.371, 62b29.
[33] S. Eyice, Séylmbria, 1979, s.413-416.
[34] 13. yüzyıla ait bu yapı hakkında bkz. G. Millet, L’école grecque dans I’architecture byzantine, Paris, 1916, s.29; A. Orlandos, Harkeion ton Byzantion Mnemeion.., fas.1, 1936, s.88-104, özellikle s.92 res.4.
[35] S. Eyice, Sélymbria, s.416.
[36] S. Eyice, Son devir Bizans mimârisi, s.127-128, lev.135, res.216; aynı yazar, Sélymbria, 1964, s.99.
[37] G. Seure, Antiquités, s.573, n.20, Res.16.
[38] Ortodoks Başpiskoposluğu binası Turgut reis ilkokulu olarak kullanılmıştı. Ancak son yıllarda bu eski bina yıktırılarak, yerine yeni ilkokul binası yaptırılmıştır.
[39] S. Eyice, Sélymbria, 1964, s.91.
[40] Bkz. gerideki not (18).
[41] Ch. Diehl, Figures byzantines, II, s.264; Ch. Diehl, L. Oeconomos, R. Guilland,R. Grousset,L’Europe Orientale, s.310-311; L. Bréhier, Le monde byzantin, Paris 1948, I, s.428, 434; P. Lemerle, L’Émirat d’Aydin, Byzance et l’Occident, Paris, 1957, s.215; G. Ostrogorsky, Bizans devleti tarihi, s.478.
[42] Alexios Apokaukos’un bir portresi Bibl. Nat.’deki 2144 sayılı elyazma içinde yer almaktadır. Bu portrenin reprodüksiyonları da yayınlanmıştır, bkz. H. Omont, Miniatures des plus anciens manuscrits grecs.., Paris 1929, lev.CXXIX; renkli olarak, D. Talbot-Rice-M. Hirmer, Kunst aus Byzans, Munich, 1959, s.84, lev.XXXIV; D. Talbot Rice, Art of the Byzantine Era, London, 1977, s.248, res.230.
[43] S. Eyice, Sélymbria, 1964, s.93.
[44] G. Mendel, Catalogue, I, s.113.
[45] A. Müfid Mansel-A. Akarca, Excavations and researches at Perge, Ankara, 1949, lev.III-IV.
[46] E. Fischer, Melchior Lorck, Copenhague, 1962, s.34, no.21, lev.s.91.
[47] S. Eyice, Selymbria, 1964, s.102 dipnot 3. Bu tipteki lahitler için bkz. J.B. Ward Perkins, Roman Garland Sarcophagi from the quarries of Proconnesus (Marmara), “Smithsonian Report for 1957”, Washington, 1958, s.455-467: ID., Four Roman Garland Sarcophagi in America, “Archaeology” 11, 1958, s.98-104.
[48] G. Seure, Antiquites, s.546-547, no.6, res.7.
[49] S. Eyice, Sélymbria, 1964, s.93-97, res.4-9; S. Eyice, Sélymbria, 1979, s.407, res.1. Burada sarnıcın M. Birol İ. Alpay tarafından ölçüleri alınarak çizilen bir plânı ile sarnıcın üzerine oturan kilisenin konumunu gösteren bir çizim yer almaktadır.
[50] S. Eyice, Sélymbria, 1964, s.95; Ph. Forchheimer-J. Strygowski, Die byzantinischen Wasserbehalter von Konstantinopel, Wien, 1893, s.71, no.13.
[51] S. Eyice, Sélymbria, 1964, s.95-97; R. Demangel-E. Mamboury, Le quartier des Manganes, Paris, 1939, lev.IV. Bu sarnıca benzeyen Rusafa’daki diğer bir örnek için bkz. H. Spannre-S. Guyer, Rusafa, Die Wallfahrtstadt des heiligen sergios, Berlin, 1926, s.69. Bu sarnıcın boyutları şu şekildedir: Uzunluk, 51m.50; gen., 21m. Apokaukos kilisesinin sarnıcında olduğu gibi, bu su haznesi de payeler vasıtasıyla iki nefe ayrılmaktadır.
[52] O. Feld, Noch einmal Alexios Apokaukos.., s.65.
[53] N. Başgelen, Trakya Bölgesinde yeni buluntular, “Pirelli Dergisi”, sayı 157 (Ekim 1977), s.3.
[54] M.A. Stamoulis, Ho en Selybria Byzantinos naos tou Hahiou Spyridonos, “Thrakika”, XI (1938), s.37.
[55] M.A. Stamoulis, Ho en Selybria Byzantinos naos tou Hagiou Spyridonos, “Thrakika”, XI (1938), s.37-44, s.42’de kilisenin 1878’dekii durumunu gösteren fotoğraf, s.43’de 1881’deki tamir sonrasına ait fotoğraf; Spyridon kilisesinin 1878’deki durumunu gösteren fotoğraf daha sonra ayrıca şu eserde çok kötü bir klişe halinde yayınlanmıştır: A.D. Basilopoulos, He Otomanike Thrake, İstanbul, 1914, s.25.
[56] S. Eyice, Trakya’da Bizans devrine ait eserler, “Belleten”, XXXIII, sayı 131 (1969), s.355. Burada ayrıca, 1968 senesinde bir okul inşası sırasında kalıntıları kaldırılan eski kilisenin Spyridon kilisesi olabileceği belirtilmiştir.
[57] M.A. Stamoulis, Ho en Selybria Byzantinos naos tou Hagiou Spyridonos, “Thrakika”, XI (1938), s.40.
[58] E.I.Drakós, “Thrakika”, s.16.
[59] M.A. Stamoulis, a.g.e., s.37.
[60] M.A. Stamoulis, a.g.e., s.40.
[61] M.E. Jouve, Guerre d’Orient, s.8.
[62] E.I. Drakós, “Thrakika”, s.18-19; 1675’de Silivri’yi ziyaret eden Dr. John Covel de Theotokos kilisesinde Aziz Ksene’nin röliklerinin bulunduğundan söz eder, bkz. Th. Germanos, He Selybria kata ton ızaiona, “Thrakika”,10 (1938), s.136.
[63] E.I.Drakós, “Thrakika”, s.19; J. Covel ayrıca: “Meryem’e ithaf edilmiş olan kilise, kasabadakilerin içinde en güzeliydi” demektedir, bkz. Th. Germanos, a.g.e., s.134.
[64] Th. Germanos, a.g.e., s.135.
[65] Th: Germanos, a.g.e., s.134.
[66] E.I. Drakós, “Thrakika”, s.19-20.
[67] Bkz. dipnot 73’deki yerdeki “Katalog I: Antik devre ait anıtlar” bölümü, no.4.
[68] E.I. Drakós, “Thrakika”, s.20.
[69] O. Feld de, kasabada muhtelif yerlerde gördüğü haçlarla süslenmiş, akanthuslara sahip ve Ion tipindeki başlıkların, çeşitli mimarî parçaların V.-VI. yy.’daki kilise mimarisine işaret etmesinden dolayı Silivri’deki adı geçen kiliselerin bu yüzyıllara ait olduklarını belirtmişti, bkz. O. Feld, Noch einmal Alexios Apokaukos.., s.65. Ancak, bu mimarî parçalar kiliselerin kesin bir şekilde bu yüzyıllara tarihlendirilmelerini sağlayamaz. Yapıların isimleri de göz önüne alındığı takdirde, meselâ Blakhernea ve Anna kiliseleri Orta Bizans devrine ait olabilirler. Ayrıca, geç devre ait yapılarda da spoli malzemeler kullanılmış olabilir.
[70] Bugün Silivri’deki Kale Parkında yer alan kırılarak, iki parçaya ayrılmış bir lento üzerindeki kitabe şu şekildedir: “Bu kilisenin nur ışığıyla aydınlanan kubbesi altında biz Allah’a inananlar, Ondan bu kutsal mabedi takdis etmesini niyaz ediyoruz. Eylül 1833.” Buna göre bu Rum kilisesinin inşasının 1833’de bitirilmiş oluğu anlaşılır.
[71] Eremya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul tarihi, yay. Hrand D. Andreasyan, İstanbul, 1952, s.251.
[72] O. Feld, Noch einmal Alexios Apokaukos.., s.64.
[73] Konuya ilişkin daha ayrıntılı metin ve görsel materyal için ayrıca bkz. Tayfun Akkaya, Trakya’da Marmara Denizi Kıyısında İstanbul’a Bağlı Bir Liman Kasabası: Selymbria (Silivri), Tarih İçindeki Gelişimi ve Eski Eserleri, “İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Arkeoloji Sanat Tarihi Bölümü, Sanat Tarihi Ana Bilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi”, İstanbul,1984.